Gezi notlarımı temize çekmeyi gezilerin üzerinden bir miktar vakit geçtikten sonra yapmayı seviyorum. Bir seyahatin hemen ardından aktarılan detaylı bilgi ve gözlemlerdense, araya başka zamanlar, mekânlar ve işler girdikten sonra akılda o seyahate dair kalan ne varsa sadece onu paylaşmak daha kıymetli geliyor bana. Aslında bana da o seyahatten kalan o kadarı oluyor çünkü… Zira seyahatlere dair yazdıklarım bir yönüyle benden sonra aynı yere gidecek olanlara küçük tavsiyeler içeren faydalı notlar olsa da, asıl misyonu bu değil, olmamalı. 🙂 Asıl yaptığım, dünyanın başka yerindeki başka mekânlara ve hayatlara dair benim zihnimde ve kalbimde oluşanları kendimce anlatmak, paylaşmak. Bu yazıların türü ne deseniz, gezi yazısı ve anı arasında bir tür diyebilirim bu nedenle.
Bu girizgah, Nisan 2017’de iki aile, dört birey olarak yaptığımız Baltık ülkeleri gezisine dair notlarımı ancak kaleme alabiliyor olmamın bir açıklaması olarak kabul edilirse ne ala! Şaka bir yana, Baltık seyahatinin yazısının bu denli gecikmesinin asıl sebebi gezi sırasında ve sonrasında yaşadığımız aksiliklerin ruhumda bıraktığı yaranın tedavi süreci olabilir. Neden olmasın? Belki de bu yazıda, diğer yazılara kıyasla ilk kez açıktan uyarılar olacak olması bundan. Baltık’ı merak edip yola düşen arkadaşlarıma “aman biz ettik siz etmeyin” diyeceğim bazı yol tavsiyeleri gelecek.
Ekip
Nisan ayı, bizim gibi dört mevsimin yaşandığı, ılıman bir memleketin insanları için ilkbahar sayılır ve seyahate çıkmak için ideal mevsim kabul edilir. Hele bir de tam bu mevsimde okuyanlarımızın bahar tatili, çalışanlarımızın da birikmiş izinleri varsa kaçırılmaması gereken bir fırsata dönüşür Nisan. Biz de böyle düşündük ve bu ayın bir haftasını Letonya, Estonya ve Litvanya’dan oluşan, kısaca Baltık ülkeleri dediğimiz Avrupa’nın kuzeyinde, Baltık Denizi’nin doğu kıyısında yer alan ülkeleri keşfetmeye ayırdık, yola koyulduk. Oralara kadar gitmişken Estonya’dan gemiyle Finlandiya’ya geçmezsek fena halde aklımız kalacaktı. Finlandiya, doğasıyla, kuzey ışıklarıyla, iklimiyle çoktandır gitmeye can attığım bir ülkeydi. Mevsim olarak Finlandiya gezi mevsiminde değildik; kuzey ışıklarını izleme şansını kısa süre önce yitirmiştik. Ama olsun dedik; biz bir adımımızı atalım Finlandiya’ya da, sonra tekrar nasip olması niyetiyle.
Baltık gezisinde ben (Temsili)
Baltık deyince aklımda kalan ilk şey soğuğu oldu tabii. Benim kansızlık seviyemin yükseldiği bir ana mı denk geldi, kıştan yeni çıkmış -hatta çıkamamış- halini ziyaret ettiğimiz için mi böyle hissettim bilmiyorum; ama şimdiye dek gezdiğim kuzey ülkelerindeki toplam üşümemi bir kenara koyalım, özellikle Finlandiya’da çok çok daha fazla üşüdüm diyebilirim. Bu bölgeleri yaz ayları dışında gezecek olanlara en önemli tavsiye şu olabilir: Benim gibi yapıp da termal içliklerinizi evde unutmayın sakın!
Araba kiralayarak yapılan gezilerde aracı aldığınız noktaya değil de bir başka şehre, hatta bir başka ülkeye bırakmak istediğinizde bir dolu ek masraf ve ödemeyle karşılaşıyorsunuz. Bu nedenle biz, uçak biletlerini gidiş dönüş Letonya’dan aldık. Letonya’dan Estonya ve Finlandiya’ya, oradan Litvanya’ya geçerek gezdik ve sonunda başladığımız noktaya geri dönerek gezimizi tamamladık. Erasmus yıllarımda olsam, muhtemelen bu geziyi otobüslerle yapacak, belki biraz daha yorulacak, daha konforsuz ve uykusuz günler geçirecek ama sonucunda çok daha ekonomik bir gezi çıkarmış olacaktım. (Erasmus yaptığımız yıl, ufak tefek harçlıklarla ve Avrupa Birliği hibesiyle Avrupa’nın altını üstüne getirişimizi saygıyla anıyorum tam burada.) Ancak biz bu kez deyim yerindeyse azcık daha “lüks” bir gezi yapmaya niyetlendik. Sonrasında çok pişman olacaktık, seyyah dediğin zorlu yollarda bata çıka gider, gezer, öğrenir, dönerdi. Hatamızı anlamamız için gezinin bitmesine bile gerek kalmadı. Daha gezinin başında ilk şoku yedik. -Az sonra- 🙂
Letonya, ah Letonya!
İlk durağımız Letonya’nın başkenti olan, renkli ama bir o kadar da sakin şehir Riga’ydı. Riga için bir emekli şehri diyebilirim. Sokaklarda sosyolojik gözlem yapmak için gerekli olan insan sayısına bile ulaşamadığım, yaş ortalaması yüksek, Old Town (eski şehir) ve Art Nouveau denilen yeni mimari tarzı binalarıyla gezilip görülmesi gereken yerlerinin birkaç saatte bittiği şirin bir şehirdi burası. Riga’da dikkat çeken en önemli meselelerden biri elbette Rus etkisiydi. Uzun yıllar Sovyet Rusya’nın hakimiyeti altında kalanbu şehirde pek çok alışkanlık o dönemden kalmıştı. Hatta Estonya ve Litvanya’yı da gezdikten sonra, Letonya’nın Rus etkisinde en çok kalmış Baltık ülkesi sıfatını gerçekten hak ettiğine kanaat getirdim. Letonya nüfusunun yarısının ana dilinin Rusça olması belki bunun en iyi örneği sayılır.
Avrupa’nın farklı ülkelere ait tüm şehirlerinde gördüğümüz o Avrupai kuralcılık, düzen, resmiyet ve ciddiyet Riga’da yerini yayalara kırmızı bile yansa yol boşsa geçen insan modeline bırakıyordu. Hatta bu dört ülkeyi araçla gezmiş biri olarak söyleyebilirim ki; Letonya’nın yolları bile bozuktu yahu! Arkasından konuşmak gibi olmasın ama, Letonya’dan Estonya’ya geçtiğimizde refah seviyesindeki iki tık yükselmeyi fark etmemek elde değildi.Her yurt dışı gezisinde sağdan sağdan gelen milli duygular tam bu anlarda bana yurdumun her yanını kaplayan duble yolları anımsattı elbette… 🙂
Letonya’nın nüfusu yaklaşık 2 milyon. Bu nüfusun 700 bini ise Riga’da yaşıyor. Oldukça dağınık bir yerleşme tipi söz konusu. Belki de bu yüzden bana bu denli sakin geldi Riga. Sokaklarında gezmenin çokça eğlenceli olduğu bu şehirde, kendinizi bir çizgi filmin içinde hissediyorsunuz. Her yerde dik üçgen çatılar, küçük iki göz odalı, dolayısıyla da iki küçük pencereli evler, her biri başka renk yan yana yapılar… İnsana sürekli gelen “bizim neden yok?” şeklindeki püskevit duygusu, bizim memleketi hangi zevksiz inşa etti Allah aşkına dedirten ve üzen dakikalar.
Riga’nın en eski evleri
Riga’dan sonra Letonya’nın bir başka büyük şehri kabul edilen Sigulda’ya geçtik. Sigulda 13. Yüzyılda kurulmuş bir bölge ve Turaida Kalesini içinde barındırmasıyla önem taşıyor. Kalenin içindeki müzede Letonya tarihini kronolojik olarak okuma fırsatı bulduk. Baltık ülkeleri için genel olarak verebileceğim küçük tarih bilgisi şu: Bu ülkeler yüzyıllar içinde sürekli el değiştirmiş, bölgenin güçlüleri arasında kapışılmış, paylaşılmış yerler. Bu anlamda, ilkokul ve lise öğrencilerinin Tarih dersleri zannediyorum oldukça zor ve karışıktır. Evet inanmazsınız, gezimiz sırasında yaptığım okumalar boyunca hep bu çocuklar aklıma geldi ve üzüldüm. 🙂
Sigulda’daki Turaida Kalesi’nin en mühim özelliği ise 13.-17. Yüzyıllar arası tüm bu kuzeydeki bölgelerin bağlı olduğu, rahipler tarafından yönetilen Livonia Birliği’nin merkezi olması. 17. Yüzyıl Avrupa reformasyon döneminden sonraysa bu bölgeler Rusya tarafından işgal ediliyor ve inanın sonrası çok karışık. Letonya uzak tarihte Livonia ve Hansa Birliklerine, yakın tarihte SSCB’ye, günümüzde ise Avrupa Birliği’ne üye bir ülke. Tam olarak nereye bağlı olduğu, neye yakın neye uzak olduğu belki de bu nedenle anlaşılamayan, oturmamış bir kimliğe sahip olarak yorumladığım bir değişik memleket. Turaida Kalesi’ni çevreleyen kocaman orman ise Letonya’nın tarihinden çok daha güzel, çok daha yeşil, çok daha yağmurluydu… Kalenin pencerelerinden ormanı ve yağmuru izlediğimiz o huzurlu dakikalar bana buralardan kalanlar oldu.
Letonya’da son olarak Cesis’e uğradık. Bilinçli olarak seçtiğimiz bir noktaydı burası. İlk duyduğumuzda çok şaşırdığımız bir hikâyesi vardı bu şehrin, “bizden” bir hikâye. Şöyle ki; 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Gazi Osman Paşa’nın komutasındaki Osmanlı Ordusu Plevne’de esir alınır. (Hani şu “Şanı büyük Osman Paşa, Plevne’den çıkmam diyor” türküsündeki) Oradan Cesis’e getirilen 26 asker ise aldıkları yaralar ve yolda kapıldıkları rahatsızlıklar sonucu Cesis’te şehit düşerler. Bugün Letonya’nın Cesis şehrinin Turku Kapı diye isimlendirilmiş bölgesinde 26 askerin yattığı ve son yıllarda Türkiye tarafından düzenlenip bakımı yapılmış bir şehitliğimiz bulunmakta. Biz de buralara kadar gelmişken, Fatiha okuyanları azdır diye düşündüğümüz şehitlerimizi ziyaret ettik. Allah rahmet eylesin, makamları nur olsun diyerek. Ve dünyanın küçüklüğünü bir kez daha deneyimleyerek.
Dikkat Ani Refah Seviyesi Yükselmesi: Estonya
Letonya’dan sonraki durağımız Estonya idi. Bu ülkeler isim olarak hepimizin Eurovision Şarkı Yarışması’ndan aşina olduğu ve birbirimize karşılıklı olarak pek de puan vermediğimiz bilinen ülkeler. Neden mi? Çünkü birbirimizi tanımıyoruz bence. 🙂 Gezi boyunca tanışıp sohbet etme imkanı bulduğumuz Baltık insanları, bu düşüncemin pekişmesine neden oldu. Hele Litvanyalı bir amca vardı ki; onu da yeri gelince unutmayayım da anlatayım.
Estonya, şirinlik ve görsel güzellik yönüyle Letonya’yı geride bırakan, ayrıca gelişmişlik seviyesiyle de göz dolduran bir memleket diyebilirim. Gezdiğimiz günlerde yaptığım bir Instagram paylaşımında da bahsetmiştim; ülke küçük olunca kafalar da epey rahat anlayacağınız… Malum gezide dört kişiydik ve dört ülke gezdik. Elbette bu ülkeleri sap gibi gezmemek adına herkes bir ülke aldı ve ona çalıştı. (Buradan bize bu kültürü kazandıran, Balkan gezilerimizin vazgeçilmezi, otobüste hepimize gezdiğimiz yerlerle ilgili ayrı makaleler dağıtan Sunusi abiye selam olsun!) Hasılı, benim ülkem de Estonya’ydı. Bundandır ki; Estonya’ya dair gözlemlerim hâlâ canlı zihnimde. Okuyarak, öğrenerek, sorarak gezmek gibisi yok çünkü.
1.3 milyon nüfuslu bu Kuzey ülkesinin yarısı ormanlarla kaplı, ülkede ayrıca 1500’den fazla ada var. Tarihi yapısını çok iyi korumasıyla, bilişim alanında çok iyi olmasıyla meşhur bir ülke Estonya. Ayrıca Baltık ülkeleri içinde SSCB’den ilk ayrılan, bağımsızlığını ilk ilan eden, özgürlüğüne düşkün Estonya, gerçekten çok ‘cool’ biri. En çok etkilendiğim kısmı hiç şüphesiz bilişim kısmı. İlkokul 1. Sınıftan itibaren çocuklara programcılık dersi veriliyormuş. Hakikaten bravo. Çocukların 3 yaşından itibaren ellerindeki tabletleri biz büyüklerinden daha güzel kullandığını hatırlarsak, onlara hem tutkunu oldukları hem de çağın vazgeçilmezi olan bilgisayarı detaylarıyla öğretmek gerçekten ayakta alkışlanası. Skype, Hotmail vb. pek çok dünyaca ünlü programın kurucusu da tahmin edebileceğiniz üzere Estonyalı. Devlet dairelerinde yıllardan beri kağıt kullanılmıyor, genel seçimler bile online yapılıyormuş. (Bkz. yarısı ormanlarla kaplı ülke) Okuma oranında dünyada ilk sırada yer alan, suç oranı da yine en az olan ülkelerden. Bunca dudak uçuklatan özellikten sonra şunu da ekleyeyim: Dünyanın en fazla sayıda halk şarkısına sahip ülkesi Estonya. Hey gidi be. 🙂 Bize de iki a’lı ve büyük puntolarla MAŞAALLAH demek düşer azizim.
Estonya’da başkent Tallinn ve Parnu’yu önce, Tartu ve Valga’yı Finlandiya dönüşü gezdik. Böylece tüm bu ülkeler arasında bir çember çizmiş olduk. Tallinn, tepeden kiremit rengi baskın görüntüsü ve arnavut kaldırımlı yollarıyla, kuvvetli bir hayalgücünüz varsa gözlerinizi kapatıp, zaman makinesi deneyimi yaşamanıza ve kendinizi küçük bir orta çağ şehrinde hissetmenize vesile olabilecek bir şehir. İnsanları çok güleryüzlü, cafeleri, parkları ve dinlenme alanları oldukça nezih ve aklınıza gelebilecek her yerde wifi erişimi var. Daha ne olsun! Tartu ise bir üniversite şehri. Belki de bu yüzden bize bu kadar sıcak geldi. 1632 yılında kurulan ve Estonya’nın en eski ve en prestijli üniversitesi olan University of Tartu’nun etrafında şekillenen bir küçük şehir hayatı var burada da. Bisikletli gençler, pek çok ders çalışmaya uygun kitabevi, kafe vb. mekânlarıyla bizim de keyifli birkaç saat geçirmemize neden oldu.
Estonya güzeldi güzel olmasına ancak; bizim Estonya’da gezmenin yanında çok daha mühim bir işimiz vardı: Bir başka araç kiralamak. Evet, yazının başında çıtlattığım mevzunun dallanıp budaklandığı yer de burası oluyor. Gezi boyunca bize kazık atmaktan yorulup bıkmayacak Letonya’nın bir kazığı da araç şirketinden gelendi. Tuttuğumuz aracın Baltık ülkeleri dışına çıkma izni olmadığından, Finlandiya’ya bu araçla geçemeyecektik. Ve biz bunu oldukça geç öğrenmiştik. Başlarda acaba bizim de süreçte hatamız var mı diye düşünsek de; ilerleyen günlerde hatta gezi sonrasında hâlâ Letonyalı araç kiralama şirketinden gelen, ardı arkası kesilmeyen kazıklama hamleleri, yaşadığımız şeyin bir suçun cezası değil tam bir talihsizlik olduğunu gösterdi.
Neyse efendim, hatırlayıp tekrardan sinirlenmenin alemi yok. Estonya’da aynı günün akşamı bizi kalkacak gemiyle Finlandiya’ya götürmesi gereken aracı epey aradık. Son güne kaldığımızdan, araçların hepsi tutulmuştu. Zaten küçük şehir, araç kiralama şirketi sayısı bile az! Tabi bu süre zarfında çok değişik hesaplamalar peşindeyiz ve istişarenin dibine vurmuş durumdayız:
–Finlandiya’ya araçsız gidip gezsek?
–Olmaz, gemiye araçlı geçiş bileti aldık, araçsız giremeyiz.
–Belki onu hallederiz; ama Finlandiya’da kalacağımız cottage Helsinki’de değil ki, başka şehirde. Oraya gidemeyiz.
–Orayı iptal edip Helsinki’de kalsak?
–Bu saatten sonra otel bulamayabiliriz.
–Arkadaşlar cottage’a ödediğimiz fiyatı hatırlatırım. Ayrıca ordaki deneyim gibi olur mu otel?
–Finlandiya’ya gitmesek mi?
–?!?!?!?!?! Error.
Daha bilimum beyin fırtınaları, araç bulamamak, gemi şirketine gidip durumu anlatmak ve araçsız da girebileceğimizi öğrenmek, sonra tekrar araç aramak, sonunda bulmak, paraları saçmak ve nihayet Star isimli o harika gemiyle Baltık sularında Finlandiya’ya doğru yolculuk. Yüzlerde yorgun bir gülümseme, yol arkadaşlarımız uyumayı tercih ederken, biz Burak’la gemideki duty free’de sanki çok şey alacakmışız gibi detaylı gezip hiçbir şey almama hobimizi gerçekleştiriyoruz… 🙂
Estonya ile Finlandiya’yı aynı arabayla gezecek değiliz!?!!11 pozu 🙂
Bahara Yine Geliriz Finlandiya!
Gece geç saatlerde önce Helsinki’ye, oradan da lüks içinde gezdiğimiz bir değil ikinci aracımızla (!) Porvoo’ya geçiyoruz. Porvoo Helsinki’nin kuzey doğusunda yer alan, kışın belki kuzey ışıklarının bir miktar görülebilme şansı olduğu bir kamp şehri. Buz tutmuş gölleri, ormanları, yeşilliği, kamp alanlarıyla Finlandiya turizminde önemli yeri olan bir bölge. Biz de “cottage” denilen, göl kenarında, ormanlık alan içinde ağaç evimize yerleşiyoruz. Gecenin körü olduğu için ve otel, resepsiyon gibi kavramlardan uzak bir dağbaşında olduğumuz için, evin anahtarını verilen yönergelere göre bulma sürecimiz kendimizi Survivor’da hissettirse de, sonunda güvendeyiz! Evimizin içinde ve dışında fin saunasının çeşitleri mevcut. Ancak bizim hem keyif yapacak vaktimiz yok, hem de donuyoruz!
Donuyoruz donmasına; fakat kuzey ülkelerinin bu mis gibi soğuk ve temiz havasını içime çekmekten de her zaman büyük huzur duyduğum da bir gerçek. Danimarka’da kaldığım aylarda sabahları o temiz havayı içime çeke çeke bisiklet sürdüğüm günler, öğrencilik yıllarımın en huzurlu günleriydi, diyebilirim. Sabah Porvoo’da ağaç evimizde yaptığımız az malzemeli, bol muhabbetli kahvaltıdan sonra biraz doğa yürüyüşü yapıp tekrar yola koyulduk. Kotka da, Porvoo’ya yakın ve Nisan ayında olmamıza rağmen kışın ortasında kalmış bir memleket olarak zihnimde yer etti. Henüz yarısı bile erimemiş buz göllerinin üzerinde bale yapan kuşları doyasıya izlediğimiz, aynı zamanda benim gezi boyunca donma noktamın en üst seviyeye çıktığı yerdi burası. Sabah Porvoo’da kaldığımız yerden ayrılırken anahtarı teslim almaya gelen ev sahibinin Türkçe mealen “Böyle hiç olmadı ama. Bahara yine bekleriz.” demesiyle de anlaşıldı ki; Nisan ayı Finlandiya için asla bahar sayılmıyordu. Birkaç gemi ve balık müzesi, kiliseler (ki bunların içinde meşhur Finlandiyalı metalcilerin ateşe verdiği tarihi kilise de vardı) ve şehirlerin merkezlerini gezdikten sonra Helsinki’ye doğru yola koyulduk.
Helsinki bana şehir merkeziyle, büsbütün Kopenhag ve Stockholm’ü hatırlattı. Arabayı park edip şehri yürüyerek gezdik elbette. Sonrasında da vapura binerek Finlandiya’nın bir başka adası olan Suomenlinna Island’a gittik. Akşam gemimiz vardı, kaçırmamak için hızlı adımlarla Helsinki turumuzu noktaladık. Baltık’tan çok Nordik sıfatını hak eden bu şehir bildiğimiz bir Kuzey Avrupa şehri. Baltık üçlüsünden çok daha farklı, alışık olduğumuz Avrupa kültürünün hâkimiyetinde bir baş şehir. Finlandiya’nın %5.5’inin ana dili İsveççe imiş. İşte bu nedenle ülkenin iki resmi dili var ve tüm tabelalar, yol levhaları iki dilde. Sayıca ve ayrışılacak konuca az olunca, kafalar ne kadar güzel oluyor yahu diyerek iç geçirdiğim bir an daha…
Dönüşte bir gece daha Estonya’da konakladıktan sonra Estonya’nın ve Letonya’nın köylerinden, kasabalarından geçe geçe Litvanya’ya eriştik. Bu yolculuktaki belki en anlamlı fotoğraf da bu sırada çektiğimiz bir sınır fotoğrafıydı. Valga isimli köy bir Eston-Leton köyü. Her iki ülkede de toprağı bulunan bu köy, iki ülkeyi küçücük, minicik bir tabelayla ayırıyor. Çocuklar burada oynarken belki her gün onlarca kez sınır değiştiriyorlar, insanlar işine giderken bu sokaktan geçiyor. İşte bu sokak, sınırların anlamsızlığına dair harika bir tecrübeydi bizim için de. Dilimde Tarık Tufan’ın satırlarıyla:
“Sana atlaslar, haritalar gösterecekler. Adına sınır dedikleri bazı çizgilerle çevrildiğini göreceksin yaşadığın yerlerin. Bütün bunlar kurmaca. Gerçekte tüm yeryüzü Allah’ındır ve gerçekte yürüyebildiğin kadar senindir tüm coğrafyalar.”
Last But Not Least: Litvanya
Gezimizin son durağı Litvanya’dayız. Günlerin yorgunluğu, bir hafta ve/veya fazlası olan gezilerde beliren memleket hasreti, evim güzel evim hissiyatı dört bir yanımızı sarmış durumda. Ancak Litvanya da bir o kadar merak edilesi, gezinin son anına bırakılmayası bir ülke. Daha büyük, nüfusu daha fazla, sokakları daha kalabalık ve canlı. Biz oradayken kar yağdı üstelik! 🙂 Kaldığımız otel, gezinin kuşkusuz en iyi oteliydi, çalışanların nezaketi, sahildeki bir restoranda yediğimiz çanakta pişen o leziz somon, eski şehri gezdiğimiz günün Paskalya’ya denk gelmesi, sepet sepet yumurta sakın beni unutma seremonisini canlı izleme fırsatı… Kısacası Litvanya’da da hoş anılar biriktirdik dönüş yoluna geçmeden evvel.
Litvanya’ya girişi Haçlar Tepesi ile yaptık. İlk kez 1831 yılında Rusya’ya karşı çıkan isyanlarda ölenlerin anısına bu tepeye haç bırakılmasıyla başlamış seremoni. Sonra burası bir anıta, buraya haç dikmek de bir geleneğe dönüşmüş. Öyle ki; bazı Hristiyanlar için bu bölge kutsal mekân sayılıyor, buraya gelip haç diktiklerinde de hacı oluyorlar. Haçlar en son 2006’da sayılmış. O zamanki sayıma göre 100.000’den fazla haç barındıran bu bölgeye elimizde uygun materyal olmadığı için, geldiğimizi kanıtlayacak hiçbir hatıra bırakamadık. Böylece, dünyanın neresine gidersek gidelim, bir yerlere bağlayacak bir çaputumuzun olmamasının verdiği haklı gururla yola devam ettik. 🙂 Çeşit çeşit büyüklükte ve birbirlerinden çok fazla yüzlerce haç sayesinde oldukça görkemli ve etkileyici bir yere dönüşen bu anıt da gördüğümüz yerler listesinde ‘tik’ini almıştı.
Litvanya’nın başkenti Vilnius’da bir diğer dikkat çekici bölge de Uz Cumhuriyeti’ydi. Avrupa’da yaygın sanırım bu “kalbimin orta yerinde bu nasıl bi’ cumhuriyet” durumları. Uz Cumhuriyeti, Danimarka’daki Christiania’nın bir benzeri. Efendim, biz kendi kurallarımızı koyup bağımsızca ha burada, şehrin ortasında yaşıyoruz diyen bir grup ergen Avrupalı gencimizin aktivizmi diyebiliriz kısaca duruma. Biz gezerken çok keyif aldık, anayasalarını her dilde yazmalarını takdirle karşıladık. Türkçesini de zevkle okuyup fotoğrafladık. Birer Türkiyeli olarak da “Allah başka dert keder vermesin kardeşim.” temennilerimizi iletip sessizce dağıldık.
Şehri turlarken 50’li yaşlarında, emekli olduğu peşimize takılmasından belli olan Litvan amcamız bize selam vererek o mükemmel soruyu sordu: “Suriyeli misiniz?” Şu başörtüsü nelere kâdir hakikaten, yıllardır hayatımıza hüzün ve espriyi aynı anda kata kata bitiremedi. “Yok Türkiyeliyiz.” dememiz amcamızın beyninde hiçbir anlam grubu oluşturamamış olsa gerek ki, amca bu sefer de yarım İngilizcesi ile bize Usame bin Ladin’den bahsetmeye başladı. Meğer Ladin’in annesinin özel uçağının pilotu bu amcanın bir akrabasıymış! Ve bunu da bize “akraba çıktık sizinle” der gibi bir surat ifadesiyle yarım saat anlattı sağ olsun. 🙂Suriye, Afganistan, Türkiye, Arabistan… Bir Litvanyalının gözünde apartman komşusu hükmünde ülkeler. Müslümanların gönül bağı kısmı doğru olabilir amcacım, ama işte gezmenin bir faydası da böyle çeşit çeşit insan görüp hayata bakışımızı düzenlemek, seni de olduğun gibi kabul edip sevmek!
Vilnius sonrası Litvanya’da Klaipeda, Kuldiga ve Kaunos’u da hızlıca gezdikten sonra Letonya’ya doğru çevirdik direksiyonu. THY’nin güzel Türk yemekleri bizi bekliyordu. Bir haftadır yanımızda getirdiğimiz her şeyi silip süpürmüştük. Arabayla gezmenin en güzel yanı, canımız istediğinde bir benzinciden termoslara sıcak su doldurup çayımızı, çorbamızı, kahvemizi yudumlayabilmek oldu. Lüks gezi esprisi bir yana, geziyi yemek açısından yine oldukça ucuza ve –inşaallah- helale getirmiş olduk.
Bu Baltık seyahati her seyahat gibi şahsına münhasır pek çok şey kattı bize.
Dört kişi gezmenin pek çok güzel avantajını -en çok da yolculuk sohbetleri- yaşamış olduk.
Gopro kamerayla çekimler yapıp kendimizi TV’deki gezi programı sunucusu sandığımız dakikalar oldu.
Uzak, yabancı, tanınmamış kavramlarının altını oyduk. Sınırların anlamsızlığına bir kez daha şahit olduk.
Yıllardır Avrupa Birliği’ne gir(e)meyen bir ülkenin vatandaşları olarak Baltık ülkelerinin AB’ye dahil edilme süreçlerini analiz ettik. Neden ben değil de o ha söyle? demedik elbette. Ancak, Baltık ülkelerinin AB için Baltık denizinde bir sınır/koruma işlevi gördüğüne ve AB’ye alınmalarının bu ülkeleri nasıl da kalkındırdığına şahit olduk.
Seyahat boyunca peşimizi bırakmayan koca bir “Rus etkisi”ni deneyimlediğimiz ilk geziydi bu.
Avrupa’nın, hele de Avrupa’nın az gelişmiş kısmının araçla gezilmemesi gerektiğini, bir daha buralara ya da benzer yerlere gelirsek paşa paşa trenimizle, otobüsümüzle gezeceğimizi anlamış olduk. Unutmadan, Finlandiya araç krizinden sonra bir de eve döndükten sonra ardı arkası kesilmeyen trafik cezalarıydı bize bu kararı aldıran! Diğer ülkelerle inanın bir problemimiz yok. Fakat Letonya başka! İki aylık schengen vermesiyle başlayan süreç, dandik araç şirketiyle ve uyarı levhası olmayan trafik cezalarıyla ayyuka çıktı. O zaman bu bahsi de şöyle neşeli kapatalım:
Bir cevap yazın