Bu dönem o tiyatro oyunu senin bu film benim, hadi bu roman da benim olsun, “Yaşasın entelijansiya!” kıvamında dolaşmamın nedeni elbette derslerim. Sosyoloji, Edebiyat, Medya, Kültür gibi alanlardan pek çok farklı ders alıyor olmaktan çok keyif duyduğumu hissediyorum son zamanlarda. Hatta hızımı alamayıp bir de kod yazmaya giriş dersi aldım ki, şu an bundan bahsetmenin ne yeri ne de zamanı! İnterdisiplinetenin içinde kendini gerçekleştiren kızın sevinç gözyaşları temalı bir yazı da değil aslında bu. Zorluklarıyla ve kattıklarıyla şimdilik eğitim hayatıma teşekkürlerimi sunup geçiyorum.
Geçtiğimiz hafta Trajedi ve Trajik Vizyon dersi kapsamında Arthur Miller’in Satıcının Ölümü (Death of a Salesman) oyununu okuduk. Türkiye’de yılın başında gösterime giren İran yapımı Forushande (Satıcı) filmi ise yönetmen Asghar Farhadi’nin söz konusu oyundan serbest uyarlaması. Filmi uzun zamandır merakla beklememe rağmen, ders haftasına kadar dayandım. Ve önce kitabı okuyup sonra filmi izledim. Asghar Farhadi “Kitabı okuduktan sonra filmi izlemek de hiç olmuyor azizim.” klişesini yerle bir edecek bir çalışma koymuş ortaya. Bambaşka hikâyelerin aslında nasıl da aynı hikâyeler olabileceği sarsıntısıyla bırakıp gidiyor bizi film sonunda.
Ancak filme gelmeden önce 1949 yılında yayımlanmış Amerikan tiyatro oyunu Satıcının Ölümü’nden bahsetmek istiyorum. Tüm geçmiş zaman trajedi tanımlarını sarsacak şekilde Satıcının Ölümü, sıradan bir insanın, sıradan bir ailenin trajedisi olarak çıkıyor karşımıza. 1940’lı yıllarda New York’ta, yavaş yavaş oturan yeni bir yaşam sistemine, kapitalist zihniyetin hâkimiyet kurduğu bir değer dünyasına entegre olmaya çalışan ve bunu yaparken birbirini ve kendilerini kaybeden sıradan insanların hikâyesini okuyoruz oyunda. Willy, 60 yaşlarında, hayatının büyük kısmını işine adayarak geçirmiş, New York’tan arabasıyla çıkıp daha doğal ve sakin Amerikan şehirlerine satış yapmaya giden bir adam. Onu çok seven bir karısı, hayata bakışları birbirlerinden çok farklı olan, otuz yaşlarında iki de oğlu var. Buraya kadar her şey tamammış gibi görünse de öyle değil: Willy, bütün emeğine ve tecrübesine rağmen, geldiği ileri yaşında hala evinin taksitlerini ödemeye çalışan, buzdolabı bozulduğunda tamir parasını denkleştiremeyen bir adam aslında. İşler hiç de yolunda gitmiyor anlayacağınız…
Hayatı boyunca kendisine dayatılan bir sisteme uymaya çalışmış, “makul” ve “makbul” olabilmek adına yapılması gereken her şeyi yapmış, sabredilmesi gerekenlere sabretmiş birinin neden bir türlü olduramadığı meselesine dikkatimizi çekiyor yazar. Yavaş yavaş beğenilmeyen, eskimiş, yıpranmış, işe yaramaz bir adama dönüşünü seyrediyoruz Willy’nin. Hayatının merkezine “insanlar tarafından sevilmeyi, sayılmayı, övgü almayı” yerleştirmiş bir adamın -bugünün like’lanmayı temel derdi haline getirmiş insanlarını hatırlatırcasına- sonuna doğru yaklaşıyoruz. Bu son; yıkılmış onca hayalinden geriye yalnızca cenazesinin kalabalık ve hüzünlü olması hayali kalmış Willy’nin en sonunda bomboş bir cenaze töreniyle uğurlanmasıyla trajik olmayı başarmış bir son üstelik…
Öte yandan, oğullarından biri olan Biff’in de babasının kaderine benzer bir kadere doğru sürüklendiğini görüyoruz. Ancak bir fark var: Biff, babasının tersine söz konusu yeni değerler sistemini kabullenemeyen, otuz yaşlarında hala bir dikiş tutturamamış olmasıyla eleştirilen, işsiz, amaçsız, makbul olmanın çok uzağında bir Amerikan vatandaşı olarak çiziliyor. Biff, kendisinden iki haftada patron olmasının beklenmesinden şikayet eden, doğaya kaçmak ve orada kendine doğal bir yaşam kurmak isteyen çizgi dışı bir karakter tamamıyla.
Klasik tragedyalarda karşımıza çıkan baba-oğul izleğine bu modern trajedide de rastlıyor olmamızın tek göstergesi baba ve oğulun hayat karşısındaki başarısızlıkları değil. Oyun ilerlediğinde ve trajik kırılma anına doğru geldiğimizde Biff babasının büyük hatası (hamartia) yüzünden bir “baht dönüşü” (peripetie) yaşar. Üniversite yıllarında bir gün ansızın çok sevdiği babasını Boston’a ziyarete gelen Biff, o trajik kırılmayı yaşamak zorunda kalır. Babası, annesini aldatmaktadır. Annesi yırtık çoraplarını yamamakla uğraşırken, Willy karısına aldığı çorapları bu kadına vermektedir. Bu noktadan sonra ne Willy’nin ne de Biff’in hayatında her şey eskisi gibi olabilecektir…
Babanın halüsinasyonları, oğlun buhranları, kadının kocasına karşı onu oğullarından bile vazgeçirebilecek saf aşkı ve daha pek çok önemli andan sonra oyun bir eksik yüzleşme ile bitecektir. Kadın aldatıldığını öğrenemeyecek, kendisini onu ölüme götürecek yollara vuran kocasının arkasından “Ağlayamıyorum bile. Bunu neden yaptın ki?” diyecektir. İşte trajediyi trajedi olmaktan çıkaran ya da onu aslında modern yapan şey tam olarak budur. Klasik tragedyanın olmazsa olmazı olan hesaplaşma, tanıma, yüzleşme, pişmanlık, tanrılardan af vb. hiçbir izleğe bu noktadan sonra rastlayamayacağız. Çünkü burada, tam karşımızda modern insanın trajedisi durmaktadır. Ve artık bu trajedide yüzleşmenin yerini riya almıştır.
Asghar Farhadi, filmin hikâyesini yazarken oyundan etkilendiğini ifade ediyor. Hatta filmin ana kahramanları olan tiyatrocu karı-koca, İran’ın sansürlü tiyatrolarında tahmin edeceğiniz üzere Miller’in Satıcının Ölümü adlı oyunun ta kendisini sergiliyorlar -sergileyebildikleri kadar-. Tiyatro oyununu okumuş ya da izlemiş biri, Farhadi’nin “Satıcı”sını izlerken, beklentisi oyunun direkt bir uyarlamasıysa, başta şaşıracaktır. Ancak sonra Farhadi’nin oldukça serbest şekilde ilham aldığını düşünecek ve filme devam edecek; muhtemelen de kendisini filmin konusuna ve akışına kaptıracaktır.
Film boyunca oyundan ilham alınan bazı unsur ve metaforlar ustalıkla ve incelikle işlenecektir elbet; ancak filmin son düzlüğüne kadar her şey akışında seyredecektir. İran’ın toplumsal kodlarının alttan altta ve bazen açıkça yerildiği sahneler, Farhadi’nin bir yönetmen olarak sıklıkla eğildiği toplumsal cinsiyet rollerine, evlilik içi kadın-erkek ilişkilerine dair tam kıvamında göndermeler ve dahası, İran toplumuyla kültürel ve dini ortaklıklar taşıdığımız için bize çok sıcak, çok yakın gelecektir. Ancak filmi benim gözümde çok başarılı ve unutulmaz kılan, filmin sonlarına doğru, oyunun orijinalini bilenlerin yaşayacağı o aydınlanma anı olacaktır. Filmin trajik sonu ondan kaçamayacağımız kadar yaklaştığında bir anda anlarız ki; Farhadi, aynı hikâyeyi bambaşka bir yerden, bambaşka bir perspektiften tutmuş ve yakalamıştır. Farhadi’nin “Satıcı”sı ile Miller’in “Satıcı”sı aynı kişiler olmasa bile, aralarında büyük bir benzerlik vardır. Ve elbette, filmin sonuyla oyunun sonu arasında da aynı modern izleklerle kurulmuş bir trajik benzerlik bulunmaktadır.
Yeterli heyecanı ve gergin bekleyişi oluşturabildiysem, filmde beni sarsan en önemli idrak anımı paylaşmak istiyorum. 🙂 Miller’in “Satıcı”sı oyunun ana kahramanı olan Willy, yıllar boyunca karısını bir (bildiğimiz kadarıyla) hayat kadınıyla aldatır. Hem de onu çok seven ve sevgisini, bağlılığını her fırsatta en saf duygularıyla ifade eden, çocuklarından dahi kocasının iyiliği için vazgeçebilen bir kadındır aldattığı karısı. Oyunun sonundaysa, yukarıda bahsettiğim yeni bir tür modern trajedi yaşanır. Ve kadın kocasının onu aldattığını öğrenemeden, kalbindeki kocaman sevgiyle kalakalır. Babası ile oğlu arasında gerçekleşmesi gereken yüzleşmenin yerini de riya almıştır.
Filmde ise olayların ana karakterleri ve gelişimi farklıdır: Rana isimli tiyatro oyuncusu genç kadın bir gün yeni taşındıkları evlerinde banyoya girmek üzereyken, çalan kapıyı kocası geldi sanarak açar ve banyoya girer. Gelen adam, evin bir önceki sahibi olan hayat kadınını ziyarete gelmiş biridir. Ve bilinçli ya da bilinçsiz olarak banyoya girer ve Rana’ya zarar verir. (Olayın detaylarını hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyiz; çünkü Rana olayı polise taşımak istemez, eşine de detay vererek anlatmaz, olayı unutmak ister ama onu da bir türlü yapamaz.) Kocası Emad, karısının başına gelen bu olaydan sonra suçlu adamın peşine düşer. İzleri takip eder ve sonunda adama ulaştığını sanır. Adamla “yüzleşmek” için onu eski evine çağırır. Bir nakliye işini bahane eder. Genç adam, Emad’ın bu şüpheli hallerinden endişelenir ve iş için kayınpederini gönderir. Kayınpederi, şehirler arası yolculuklar yapan bir “Satıcı”dır. Birtakım konuşmalardan sonra gerçek ortaya çıkar. Rana’yı taciz eden, karısını aldatan ve o eve de bu amaçla giden asıl kişi, bu yaşlı adamın ta kendisidir. Emad, önce Rana’yı çağırır eve. Sonra da yaşlı adamın ailesini. İstediği tam olarak bir yüzleşme, bir hesaplaşmadır. İntikam duyguları her şeyin önüne geçer ve adamın karısına her şeyi anlatmak ister. Ancak filmin sonunda beklenen yüzleşme gerçekleşmez. Kalp hastası olan yaşlı “Satıcı” fenalaşır, Rana Emad’ın bu hesaplaşmadan vazgeçmesini ister. Yaşlı satıcının karısı, kocasını nasıl sevdiğini, onsuz yaşayamayacağını haykırır. Başarılı senaryo, başarılı oyunculuklar bu anlarda bizi mahveder. Suçluya acırız. Karısına üzülürüz. Vicdanımızı sorgularız. Kendimizi Emad’ın yerine koyarız. En nihayetinde Emad gerçeği açıklamaz ve fenalaşan satıcı hastaneye kaldırılır, -muhtemelen- ölür.
Farhadi hikâyeyi bambaşka bir yerden tutar ama sonunda bize Miller’in “Satıcı”sı Willy’nin çaresizliğini, yılmışlığını, bir şeyleri yanlış yaparak bir türlü olduramayaşını çok iyi hatırlatır. Bu hatırlatmayı filmin akışına sonradan giren ve önemini son anlara kadar hissettirmeyen bir satıcı karakteriyle ve onun her şeyden habersiz, kocasına aşık karısıyla yapar. Ve sonucunda istediğine ulaşır: Hesaplaşmanın eksik kaldığı bir son ve bundan dolayı derin bir nefes alan modern izleyici.
Elbette hikâyeler bambaşkadır. Elbette hikâye aynıdır. Her gün her yerde yaşanan nice aynı hikâye gibi.
Elbette hikâyeler bambaşkadır. Elbette hikâye aynıdır. Her gün her yerde yaşanan nice aynı hikâye gibi.


Bir cevap yazın