Hollanda ve Belçika Notları

“Seyahatler çekiyor içim. Dünya yüzündeki tuzlu sularda ışıklı vapurların gittiğini; Paris’te kırmızılı, yeşilli, turunculu işaret fişeklerinin bulvarlar boyunca akan köhne taksilere sis içinde yol gösterdiklerini; caddelerde, meydanlarda gotik binaların kayalar misali yükseliverdiğini; bisikletine tünemiş genç bir kadının türkü söyleyerek geçtiğini; pırıl pırıl matruş bir adamın pırıl pırıl bir bıçakla bonfile kestiğini; yalancı inciler içinde dolgun bir kadının Napoli’de, şarkılı bir kahvede fıstıklı dondurma yediğini; tayyare meydanlarının lokantalarında konyak içerek garip valizleriyle yolcular bekleştiğini; üçüncü mevki bir vagonda yaşlı bir adamın şehir içlerinden tren geçerken, gençken oturduğu kahveleri tanıyarak titrediğini…”

Sait Faik Abasıyanık

Yılın ilk yarısı gezmek, sonraki yarısı da gezdiklerini hatırlamak, düşünmek, tartmak ve yazmak için güzel zaman dilimleri değil midir? Bu niyetle, 2018’in son günlerinde düşüncelere daldım: Bu sene neler gördüm, neler öğrendim, nerelerin havasını içime doldurdum, adımladığım sokaklarda neler hissettim, neye doydum, neyin özlemini çektim, neyin hayalini kurdum ve yaklaşan yeni yıla nasıl duygularla giriyorum…

2018 benim için seyahat açısından çokça bereketli bir yıl oldu diyebilirim. Memleket içinde Bolu, Amasya, Çorum, Kırklareli; sınır ötesindeyse Hollanda, Belçika, Tunus ve Yunanistan. Bu senenin nasibinde yazılmışız birbirimize bu kentlerle ve memleketlerle.

Yeni yerler görmek, yeni sokaklarda yürümek her daim içimi açtı; nefes aldığımı, yaşadığımı hissettiğim anları doğurdu, aşkın hisleri ve yılın geri kalan günlerine saklanan enerjiyi büyüttü içimde. Mesafelerin ve uzaklaşmanın insana iyi geldiği bilinir. Karl Marx’ın meşhur mektubunda karısına dediği gibi, “hep bir arada olunca her şey, hiç ayırt edilemeyecek kadar birbirine benzemeye başlıyor” çünkü… Tam da bu nedenle uzaklara yapılan seyahatler, geri döndüğünüz yere bakışınızı da değiştirir, şekillendirir. Benzeştirdikleriniz ayrılıverir gözünüzde, sıkıldıklarınız yeniden değerlenir, umutlarınız ve inancınız hiç olmadığı kadar tazelenir.

2018 inanmaya, umut etmeye, azmetmeye, yorulmamaya, şükretmeye çokça ihtiyaç duyduğum bir sene olduğundan olsa gerek; yollar bana yoldaş oldu bu yıl, beni yürüttüler, biraz daha büyüttüler. Yılın ilk yolculuğu, tüm bu iç kıpırdanışlarıma ilaç gibi gelen bir yereydi: Kardeşceğizimin yanına. Hollanda’nın Utrecht şehrine Erasmus öğrencisi olarak yarım yıllığına giden kardeşime olan özlemim ve merakım, İstanbul’dan Utrecht’e doğru kendi kendine yol oluverdi ve Mart ayının deli soğuğunda, Hollanda ayazında kendimi kardeşimin yanında buldum.

Çok yerde dile getirirmişimdir ablalık sergüzeştimi. En az dört-beş kardeşe yetecek ablalık enerjisini tek bir erkek kardeşe püskürtüşümdeki trajikomediyi. Beş yaşında okuma-yazma öğrettiğim, hayat tedrisatının başlangıcını elimde yapmış, her kararında kuyruk gibi dibinde bittiğim, hep çok mutlu ve huzurlu olsun istediğim bir adet kardeşi ablalılığımla az biraz darladığıma yönelik çıkan haberler asılsız olmakla birlikte, her şakada ufak da olsa bir doğruluk payı mevcuttur belki de! 🙂

Tüm bu düşüncelerle gittiğim Hollanda ve Belçika’da kimsenin göremeyip de benim keşfettiğim bir şey olmadı; gezide bana özel olan kardeşe kavuşmaktı; onu burada nasıl anlatsam bilemediğimden, bu seferlik herkesin bildiklerini benim dilimden yazıya döküvereyim.

Hollanda Deyince…

#düzlük

“Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik.” der ya masallar. İşte aslında masal Hollanda’da geçiyormuş meğer. Hollanda olabildiğince düz ve alabildiğince ada dolu bir memleket. 90 dolayında adadan ve yüzlerce kanaldan oluşuyor. Ülkedeki kanalların uzunluğu 100 kilometre kadarmış. Üç ana kanalı 17. yüzyılda yapılmış. Doldurulmuş zeminlerden, deniz seviyesindeki karalardan oluşan bu memleketin adı da bu özelliklerinden geliyor: Netherlands. Yani alçak ülke. Tabi son yıllarda Türkiye ile süren çetrefilli ve entrikalı ilişkisinden dolayı okuyunca aklınıza başka bir alçaklık gelmesin, eş sesli düşünmeyelim bu seferlik. 🙂 Bu arada kanal demişken, kanal turu Amsterdam’ın olmazsa olmazı. Şehri suyun üzerinde, kanallar ve köprüler arasında gezmek demek, şehri tamamen gezip bitirmek demek.

#bisiklet

Dümdüz olması hasebiyle gezmesi kolay ve keyifli bir memleket. Yürüyerek ya da bisikletle gezebilir, özellikle şehirlerin içinde başka araç ihtiyacı duymadan yaşayabilirsiniz. Kardeşim erasmus boyunca bisikletiyle gitmek istediği her yere ulaştı. Zira bisikleti metro ve trenlere de sokabiliyorsunuz, böylece ulaşım meselesi kökünden çözülmüş oluyor. Şimdi burada bisiklet kullanımını böylesine yaygınlaştırdıkları ve bisiklet kullanımında Danimarka ile büyük bir rekabet içinde oldukları için Hollandalıları tebrik etmemi beklemeyin. Bu ülkeler bisiklete fıtraten uygun bir kere… Buraya illa bir tebrik gelecekse; yokuşları, dar kalabalık sokakları, tekstilcilerin bütün gün mal indirdiği tırları ve yoğun araç trafiği içinde Zeytinburnu’na bisiklet kültürü getiren ilçemin belediye başkanını tebrik edebilirim  bak! 🙂

#soğuk

Efendim, donduk! Daha nasıl anlatsam bilemiyorum. Bu kadar da donmayız dedik, fakat o kadar da donduk. Termal içlik, en kalınından kar botları, bere atkı eldiven takımları hiç bu kadar yoğun kullanılmamıştı. Ancak yine de donduk. Kardeşim biz gelene dek bu kadar soğuk hava görmediğini söyledi. Biz döndükten sonra konuştuğumuzda da, havaların biraz daha ılıdığını duyduk. Bizim gittiğimiz hafta en özelinden bir soğuk hava karşıladı bizi anlayacağınız… Yine de bu memleketlerin çoğunlukla soğuk ve karanlık olduğunu ne yazık ki biliyoruz. Bu biraz şey gibi değil mi: Allah bir yerden verirken başka yerden alırmış… E bir zahmet biraz üşüsünler, her nimet onlarda mı olacaktı?! diye düşünmeden edemiyor insan. 🙂 Küresel ısınma yüzünden her geçen gün bozulsa da, mis gibi iklimimize şükrettik ve Hollanda’yı soğuğu ile hatırlamaya karar verdik.

Bu arada bu gezi bize öğretti ki; soğuk  bazılarının suratına tokat vurup kızartır, bazılarına da gözünü açtırmaz. Şekil 1A:

 

 

#müze

Amsterdam bir müzeler kenti. Şehirde elliye yakın müze varmış, gerçekten maşallah diyorum. Zaten öğrendik ki; ülkenin turizminde müzecilik önemli yer tutuyor. Müze gezmeyi sevmeme rağmen bu seyahatimizde pek vaktimiz olmadı. Yeni başladığım işimden alabildiğim küçük bir izinle organize edebildiğim gezinin çoğunluğunu kardeşimle vakit geçirerek ve onun tek başına gitmesi zahmetli olacak mesafedeki yerlere birlikte giderek geçirmeye çalıştık. Salt Rijksmuseum’u gezebildik. Pek çok müze için biletlerin önceden alınması gerekiyormuş, yoksa sıra beklerken gününüz ölebilir. Van Gogh, Anne Frank Huis, Stedelijk ve Rijksmuseum, kentin başlıca müzeleri. Rotterdam’da kübik evleri ve mimari tasarımıyla ünlü Markthal isimli alışveriş merkezini de müze niyetine gezebilirsiniz.

    

İskandinav ülkeleri için düşündüğüm şeyi aslında Benelux ülkeleri için de yineleyebilirim. Hollanda ve benzeri memleketler, üç dört günlük turistik geziler için pek de uygun değil. İçinde en az dört beş ay yaşama tecrübesi gerektiren bu soğuk Avrupa şehirleri, müreffeh ve huzurlu yüzünü size ancak bu şekilde gösterebilir. Sabah market alışverişinizi yapıp, kendinize marketten bir buket çiçek alıp, yaptığınız kahvaltının ardından bisikletle yola koyulmak, birkaç müze gezip, şehir kütüphanesinde biraz kitap okumak, akşamüstü şehir parklarından birinde yürüyüşünüzü yaptıktan sonra etraftaki butik kafelerin birinden kahvenizi alıp evinizin yolunu tutmak mesela… Turistik olarak gezdiğiniz yerlerin pek turistik bir tarafı yok esasında. Bu ülkelerde insan, yaşam kültürünü gözlemliyor; insanların her gün yaşadığı sıradan hayatı fotoğraflıyor. Ve sonra böyle benim gibi derin düşüncelere dalıyor…

#market

Market demişken, Avrupa’da marketler çok güzel. Evet, şaka yapmıyorum. Marketlerdeki ürün çeşitliliği, kalitesi, marketin dizaynı ve insanlardaki markete gitme kültürü hakikaten hoş anekdotlar bırakıyor zihinlerimizde. Eşimin Avrupa seyahatlerinde en sevdiği duraklar marketler ve ben buna bir Türk olarak çok gülüyorum! Hollanda’nın en meşhur marketi de Albert Heijn isminde bir marketmiş. Gezi sırasında kaç kere girdik ve gezdik, inanın hatırlamıyorum. En son havalimanında da eşim marketle bir vedalaşmak istedi… 🙂

Hollanda’da doğmuş ve yıllarca yaşadıktan sonra Türkiye’ye göç etmiş bir arkadaşım da giderken bana marketten alınabilecekler listesi vermişti. Onun için de Hollanda’da gıda/market alışverişi yapmak hala vazgeçilemeyecek güzellikte bir eylemdi demek ki. Bu satırları yazarken erasmus arkadaşım Selma ile Kopenhag’ta evimize en yakın Netto’da (Danimarka’nın BİM’i) yaptığımız alışverişleri hatırladım. Bisikletimizle ve çanta/poşetlerimizle düzenli olarak gittiğimiz markette alabileceğimiz şeyleri araştırıp, içindekileri okurken geçirdiğimiz saatleri ve en çok da ekmek yemeyi özleyişimizi… Yıllar sonra Türkiye’de de 2019 itibariyle market poşetleri paralı oluyor. Artık markete her girdiğimde erasmusu hatırlamak şart oldu.

#peynir

Hollanda’nın meşhur sarı peynirleri. Benim gibi bir peynirsevere bile biraz ağır geldi başta; ancak sonra alıştım. Otellerde ikram edilenler hakikaten lezizdi; fakat markette hangi marka ve çeşitten alabileceğimize bir türlü karar veremedik. En sonunda İstanbul’a bir peynir seçip de getirdik ama ben buzdolabındaki Ezine peynirimi görünce, bütün entelliğim bir anda kayboldu nedense! 🙂

Hollanda inekleriyle, yeşilliğiyle, sütüyle ve peyniriyle de meşhur elbette. En çok da peyniriyle. Amsterdam’da kent merkezinde, çiçek pazarı yakınlarında girdiğimiz özel peynir dükkanlarında peynirden çok dükkanların güzelliğine hayran kaldım. Ağzına peynir koymayan ama genel kültür havuzunda peynire de genişçe yer ayıran bir eşle gezilen peynir dükkanları benim için epey öğretici oldu tabi.

#lale

MFÖ’nün sarı laleler şarkısını mırıldana mırıldana gezdiğimiz çiçek pazarı Amsterdam’ın en sevdiğim köşesi oldu. Yüzyıllar önce Osmanlı’dan aldıkları ilk lale soğanlarıyla lale üretimine başlayan ve bugün Türkiye dahil nice ülkeye satan Hollandalılar kendi memleketlerini de lalelerle bezemişler haliyle. Lalenin ve diğer çiçeklerin her rengini, her boyutunu, soğanını, saksısını, buketini bulabileceğiniz çiçek pazarları ise kentin renkli ve mis yanı.

Bildiğim kadarıyla yıllar önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce başlatılan Emirgan Lale Şenlikleri ve sonra İstanbul’un geneline yayılan bahar ayını lalelerle kutlama seremonisi, yıllar önce Hollanda’dan getirilen lalelerle başlamıştı. Ve yine bildiğim kadarıyla, lale soğanı çiçeklenme dönemi bittikten sonra topraktan çıkarılıp serin ve kuru bir yerde bekletilip, zamanı gelince tekrar dikildiğinde yine aynı şekilde çiçek vermeye devam edebiliyor yıllarca. Merak ettiğimse şu; acaba biz İstanbul’da bunu uygulayabiliyor muyuz? Yani yıllar önce alınan lalelerle mi yola devam ediyoruz acaba?

#üniversite

Hollanda’da Amsterdam, Utrecht, Den Haag (Lahey), Leiden, Rotterdam gittiğimiz şehirlerdi. Bilindiği gibi, Hollanda Türkiyeli öğrencilerin en uğrak Erasmus rotası. Gidince fark ettik ki; dünyanın da öyleymiş. Çok farklı ve uzak memleketlerden pek çok öğrencinin yaşadığı Utrecht, Rotterdam, Leiden gibi şehirler üniversiteleriyle ve üniversitelerin çevresinde kurulmuş öğrenci kültürü ve yaşamıyla biliniyor ve seviliyorlar. Tabi burada Erasmus öğrenci değişim programının isim babası Rotterdamlı Rönenans düşünürü Erasmus’u anmazsak olmaz. Böylece Erasmus -biraz da- eşittir Hollanda algısının altında yatan nedeni su yüzüne çıkarmış oluruz. Biz de Utrecht ve Leiden’da üniversiteleri yakından görüp gezme şansı bulduk. Kardeşimden de dinledik ve öğrendik ki; üniversitelerin kaliteleri ve akademik başarıları ortadaymış. Öyle “Erasmusa geldim, ne dersi?” gibi bir zihniyet de yok zaten. Paşa paşa dersler alınıyor, çalışılıyor ve geçiliyor. Hollanda’da bizim bir eğitim dönemimiz iki yarı döneme ayrılıyor. Böylece bir yıl dört dönemden oluşuyor, öğrenciler de doyasıya “okuyom ben yea” diyor. 🙂

Belçika Deyince…

#romantizm

Burak -eşim- Paris’e ve Brugge’e benle tanışmadan gitmiş, gezmiş, görmüş. İyi de ben ne yapabilirim? Gitmeseydin eşle gidilecek romantik şehirlere bensiz. Hayır bir de Paris’e iki kez gitmiş, daha da gitmem diyor. Gel de sinirlenme. Ama ben anlamam dedim. Neyse ki Paris’i biz de kız kıza gezdik hamdolsun. En sevdiğim gezilerimdendir, dört kız Paris’i fethettiğimiz o günler… Ama Brugge yıllardır listemde bekliyordu. Kardeşimi de aldık yanımıza. İlerde o da eşinden “neden bensiz gittin?!” diye bir araba laf işitsin madem dedik ve çıktık yola. 🙂

Bizimki çok keyifli bir üç kafadar yolculuğu oldu. Ama siz siz olun, imkanınız varsa ve henüz görmediyseniz Brugge’e ilk defa eşinizle gidin. Arabayla girmenin yasak olduğu bir masal diyarı düşünün. Her bir yanı ayrı bir fotoğraf karesi. Pek çok Avrupa şehrinden izler almış ama kendi imzası da olan, şirin, ufak ve huzurlu bir şehir. Belçika’da gezdiğimiz ikinci romantik kent de Gent oldu. Onu da mutlaka listenize ekleyin.

 

#ortaçağ

Gent olsun, Brüksel olsun, Antwerp olsun; Brugge dışında gördüğümüz diğer Belçika şehirlerinde hayat tarihin içinde akmaya devam ediyor gibiydi. Dünle bugünü birbirinden ayırmadan, bizim gibi “tarihi alana bina diktiler” tartışmaları yapmadan, hem tarihlerini koruyup hem de orta çağdan kalma gibi duran şehirlerini güncellemeyi ve bunu göze batmadan, rahatsız etmeden yapmayı başarmış şekilde devam ediyorlar gündelik hayatlarına. Yüzyıllar öncesinden kalma tarihi bir kilisenin yanında postmodern mimariyle yapılmış bir kütüphane ya da semt pazarı görebiliyorsunuz mesela. Bizde olsa çok eleştirilecek yapılar Arnavut kaldırımlı şehir merkezlerinin içinde. Nedense rahatsız olmuyorsunuz. Neden bilmiyorum, eski ve yeni yerli yerinde ve çok şıktı Belçika’da. Her bir şehrini ayrı sevdik. En az Brüksel’i sevdik diyebilirim. Başkent olmanın verdiği kozmopolitlik ve kalabalık hiç de özlediğimiz bir şey değildi çünkü.

 

#mimari

Yukarıda bahsettim gerçi ama mimari, Hollanda ve Belçika için konuşulacaksa ayrı bir başlığı hak ediyor. Eski yapıların güzelliğinden bahsetmeye gerek yok. Gotik tarzın belki en şatafatlı eserlerini görebiliyorsunuz her köşede, özellikle Belçika’da ve aslında başkent Brüksel’de. Ancak modern mimari noktasında da sıradışı ve yenilikçi örneklerle dolu bu ülkelerin şehirleri.

Antwerp’te meşhur mimar Zaha Hadid’in elinden bu liman evini hayranlıkla uzaktan inceledik. Gördüğünüz gibi üst tarafı bir elmas görünümünde.  Yine eski ve yeni bir arada metaforunu destekleyen bir tasarım tercih edilmiş:  “Gelecekle başa çıkmaya hazır, zengin bir tarihe sahip liman” diye bahsediliyor Antwerp’in web sitesinde bu yapıdan.

Hollanda, özellikle Rotterdam’daki mimari eserlerle ve irili ufaklı nice yapısıyla meraklısının inceleyebileceği örnekler içeriyor. Rotterdam’ın modern mimarisiyle bilinen bir şehir olduğunu ben gezerken öğrendim. Öncesinde salt film festivalini ve içinde yaşayan göçmen Türkleri bildiğim bu kenti de sevdim, huzurlu ve yaşanası geldi.

 

#atomium

Atomium da Brüksel’in simge yapılarından biri. 1958’de Expo 58 fuarı için Adre Waterkeyn tarafından dizayn edilmiş. Demirin kristal yapısının 165 milyon kez büyütülmesiyle oluşan görüntüden esinlenerek yapılmış. 102 metre yüksekliğinde ve şehrin panoramik görüntüsünü sunuyor.

 

#çikolata

Belçika deyince çikolata. Köklü markalar, değişmeyen lezzetler, alınan kaloriler.

#dantel

Belçika deyince dantel. İyi hoş güzel de, bizim, annelerimizin ve büyükannelerimizin çeyizlerinde dahi bolca var.

#porselenbebek

Belçika deyince porselen bebek oyuncaklar ve dekoratif eşyalar. Çocukken benim de vardı ve çok severdim bu bebekleri. Çok pahalı olmasa almak isterdim. Bence çok güzel bir hediye alternatifi.

 

Bitirirken…

Hollanda ve Belçika. Çocukken öğrendiğimiz tekerlemenin iki önemli üyesi. Gezmenin olağan sayıldığı, ancak yaşamanın bir anlam ifade edebileceği ülkeler. Sakinliğin, özgürlüğün, refahın simgesi; fakat bizler için bir alışkanlığa dönüşürse çokça özlem barındırabilecek rotalar.

Çünkü seyahatler çekiyor içim, dünya yüzündeki yokuşlarda da genç yaşlı herkesin bisiklet sürdüğünü, Kız Kulesi’ne doğru filmler çekildiğini, dünyanın en lezzetli çikolatasının bir anne elinden afiyetle yendiğini, caddelerde eski ve yeni binaların göğü delmeden ve silüeti bozmadan yükseldiğini, yola revan olmuş genç bir kadının yürüdüğü tüm şehirlerde tek bir şehri özlediğini.