Yunanistan serisinin son ve en tavsiye niteliğinde yazısına gelelim. Bu yazıda gezdiğimiz şehirlerden kısa kısa bahsetmek, gidilebilecek noktaları hakkında bilgiler vermek istiyorum. Tabi yine dayanamayıp birkaç gözlemimi de araya sıkıştırarak sanırım…
Batı Trakya
(Gümülcine – Kavala – Dedeağaç – İskeçe)

Gümülcine Yeni Camii
İkinci yazıda tarihinden ve biz Türkiyeliler için anlamından bahsettiğim Batı Trakya şehirleri, Türkiye’den arabayla gelişte ya da dönüşte gezilebilir. Çünkü sınırımıza en yakın şehirler bunlar. Biz Gümülcine ve Kavala’yı giderken, Dedeağaç, İskeçe ve annemin memleketi Şahin’i de dönerken ziyaret ettik.
Gümülcine, Yunanca adıyla Komotini, nüfusunun %40’ı Türk olmasına rağmen Türk görüntüsünü kaybetmemiş bir şehir. Eski ve yeni camisiyle (buradaki yeniden kasıt eskisinden daha sonra yapılmış olması. Yoksa Yunanistan’da kelimenin gerçek anlamıyla yeni bir cami yok tabi ki.), Gazi Evrenos Bey imaretiyle ve II. Abdulhamit zamanında yaptırılmış saat kulesiyle Gümülcine bir saatlik bir tura sığdırılabilecek bir rota. Ama Batı Trakya’nın genelinde önemli olan halkla tanışabilmek, sohbet edebilmek bence. Gümülcine’de bu sohbet bize namaz için girdiğimiz Yeni Cami’de nasip oldu. Gümülcine’ye bir önceki gelişimde Boğaziçi’nden ve BURA Derneği’nden tanıdığımız tarihçi Sunusi Mısıroğlu abiyle gezdiğimden, Gümülcine’deki Batı Trakya Türk Derneklerini de ziyaret etmiş, yöresel yemeklerden yemiş ve yöresel kıyafetlerin sergilendiği bir müze bile geçmiştik.
Kavala, kurabiyesi, Mehmet Ali Paşası ve kalesi ile meşhur mis gibi bir yazlık bölge. Sıcacık bir havada, yokuşlarını aşındırdığımız bu önemli tarihi şehirde ilk olarak girişinde yer alan su kemerini görüyoruz. 1387’de Osmanlı toprağı olan şehrin asıl ünü, Osmanlı’nın isyankar Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın doğduğu yer olmasından geliyor. Doğduğu evi bugün müze olarak ziyaret edilebiliyor ve çeşitli yerlerde heykelellerine rastlıyorsunuz Paşa’nın. Yunanların Osmanlı düşmanlıklarından sebep, sevdiği bir tarihi karakter olduğunu gözlemliyoruz Kavalalı’nın. Ömrünün sonraki yıllarında memleketine yaptırdığı sekiz kubbeli, içinde iki mescid iki de medrese barındıran büyük imaret ise bugün tarihi olduğu için rağbet gören bir otel olarak kullanılıyor.

Kavala Kalesi’nden manzara
Şehri gezerken Panagia bölgesinden başlayıp tepedeki kalede sonlanmak üzere bir rota takip edebilirsiniz. Kavala Kalesi, çoğunluğunun yapımı 15. yy.da Bizans tarafından tamamlanmış, Ege Denizi’ni ayaklarınız altına seren ve çılgınlar gibi esen bir kale. Kaleyi gezdikten sonra da en son Kavalalı’nın evini görüp, merkezdeki dükkanlarda kurabiyenizi yiyebilirsiniz. Kavala Kurabiyesi satan Rumların sizinle Türkçe konuşmasına şaşırmayın; ne de olsa dedeleri 1923 yılındaki mübadelede Kapadokya’dan göçmüşler!

Kavala Kalesi
Dedeağaç -Alexanderoupolis- bloglarda adı sık sık deniz ve plaj turizmiyle anılan, içinde az sayıda da olsa Batı Trakya Türkü barındıran, gidiş ve dönüş yolunda bir mola niyetiyle uğranabilecek küçük bir yer. Dedeağaç ismi, şehre Osmanlı döneminde kurulan bir tekkenin “dede’sinin oturduğu ağacın altının efsaneleştirilmesi sonucu bugünlere gelmiş. Dedeağaç Camisi ibadete açık nadir camilerden. Abdülhamit’in yaptırdığı deniz feneri yine tarihten kalan birkaç hatıradan biri.
İskeçe ise, annemin memleketi olması hasebiyle torpilli davranıp daha uzun kaldığımız, gece konakladığımız, ertesi gün köyü Şahin’e gidip gezip yine konakladığımız, çeşitli milletlerin bir arada yaşamaya çalıştığı bir Batı Trakya şehri. Bahsettiğim tüm bu şehirler, bir merkez çevresinden dağılan, küçük ölçekli şehirler. Hepsinin birer tarihi bölgesi, merkez yaşam alanı, camileri, kiliseleri, mezarlıkları var. Düzensiz ve az katlı apartmanlı bir yerleşim planı var bu şehirde. İskeçe’de akrabalarımız bizi gece gezdiriyor, şehir merkezi geç saatlere kadar uyanık. İnsanlar kafelerde frapelerini yudumluyor.
Şahin Köyü, tüm gezinin belki de en anlamlı noktası oluyor. Arkadaşlarımız için de pek çok insanla tanışıp, Türkçe dilinde tarih konuştukları, bir sürü gözlem yaptıkları, yöresel tatları sonsuzca deneyimledikleri bir durak oluyor diyebiliriz. Camilerde cemaatle kıldığımız vakit namazları, beylerin denk geldiği Cuma namazı, yine beylerin bir gidip bir daha geri gelemediği muhabbeti bol kahveler, buz gibi frapeler, meşhur Brala yolunda arabayla turlamamız. Köyü bir baştan diğer başa gezmemiz… Hepsinin tadı damağımızda kalıyor.
Diyeceğim o ki; tüm bu Rumeli şehirlerine mutlaka gidin ve mutlaka oralarda yaşayan yerli halk ile tanış olun. Sıradan bir geziden çok daha ötesini bulacaksınız, emin olabilirsiniz. (Bu yazı serisinin ikinci yazısı Memleketlik Hâli’nde pek çok bilgi ve fotoğraf bulabilirsiniz.)
Selanik

Aristoteles Meydanı
Her sokağı denize çıkan şehir. Osmanlı’nın bir zamanların en önemli merkez ve liman şehirlerinden. Özellikle 19. yüzyıl ve sonrasında İstanbul’dan sonra en gelişmiş ikinci Osmanlı şehri diyenler var bu şehre. Mustafa Kemal’in doğduğu şehir. Osmanlı’nın kaybettiğine en çok üzüldüğü şehirlerinden. Selanik’e ikinci gelişimde daha bir etkilenerek geziyorum. Daha bilinçli ve duygulu. Her ne kadar Selanik’te Osmanlı’dan pek iz göremesem de… Aslında bu daha çok üzüyor ve duygulandırıyor. Geçtiğimiz aylarda izlediğim Vatanım Sensin dizisinin etkisini de hissediyorum şehrin bazı noktalarında.
1430’da Osmanlı hakimiyetine giren şehir 1912’de Balkan Savaşları ile kaybediliyor. Atatürk’ün doğduğu ev, İnönü döneminde Yunanistan Cumhurbaşkanı tarafından Türkiye’ye müze olarak kullanılması için bağışlanıyor. Selanik’te Roma, Osmanlı ve Yahudi yerleşimleri ve mimari yapıları bir arada. Osmanlı’nın 500 yıldan fazla kaldığı bu şehre pek çok Türkün yanı sıra Yahudiler de –özellikle İspanya’dan kaçan Seferad Yahudileri- yerleşiyor. Bu yönüyle çokkültürlü bir şehir özelliği taşıyor uzun yıllar.

Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu ev
İşte tam da bu yüzden Selanik’te hissettiğim bir terk etmişlik duygusu. Zamanında pek çok camisi, bedesteni olan bu şehirde şimdi parmakla sayılacak tarihi ize rastlamak, onların da pek iyi korunmadığını ve ilgi görmediğini fark etmek üzüyor. Tarihi çeşme ve duvarlara grafitilerle zarar verildiğini görüyoruz. Ve TİKA’ya mail atarız deyip fotoğraflarını çekiyoruz. Şimdiye kadar gezdiğim Rumeli şehirlerinin aksine (Üsküp, Priştina, Prizren gibi…) Selanik’te Türkiye’den herhangi bir iz göremiyorum. Emin değilim ama Yunanistan’ın izin vermemesiyle alakalı olduğunu düşünüyorum kendimce.
Aslında Selanik kaybettiği çokmilletlilik özelliğiyle bana İstanbul’u hatırlatıyor. Her ne kadar İstanbul bugün de çok kozmopolit olsa da, eski Rumlarından Yahudilerinden Ermenilerinden yoksun artık. İşte Selanik de aynı böyle, Türklerinden, Yahudilerinden yoksun halde bir yeni Yunanistan şehri…
Selanik turuna Aristotelaus Meydanı’ndan başlayıp sonrasında şehrin tarihi noktalarını kısa kısa gezebilirsiniz. Beyaz Kale, görülmeye değer bir Osmanlı yapıtı. Fetihten sonra Bizans’ın kalesinin yerine yeniden inşa edildiği söyleniyor. Uzun bir yolculuğu var, okunmalı. Mimari tasarımının Mimar Sinan’a ait olduğu da güçlü olmayan rivayetler arasında. Agia Sophia Kilisesi, Aya Dimitros Katedrali, Kamara Meydanı, Bey Hamamı, Atatürk Evi Müzesi ve bir açıkhava müzesi havası yeren Yedi Kule Zindanları isimli tarihi surların olduğu bölge, şehirde gezilebilecek diğer tarihi yerler arasında. En azından bizim vakit bulup gezdiklerimiz diyebilirim. Son olarak, bizim gibi kordonda dondurma yemeyi ve bir zamanlar buralarda dolaşan pek çok milletten insanı gözünüzde canlandırmayı unutmayın.
Atina

Parthenon Tapınağı
Gelelim Atina’ya. Demokrasinin doğduğu, geliştiği; Sokrates, Platon, Aristo gibi büyük filozofların yetiştiği, “antik tarihi bir yana geri kalan her şeyi bir yana” bir başkentten bahsediyoruz. Aslında hakkında söylenecek her şey söylenmiş, yazılacak her şey yazılmış bir şehir. Atina’ya anlamlı bir gezi yapmanın bence en keyifli yolu, öncesinde Yunan düşünür ve yazarlardan okuma yapmış olmak, hiç olmazsa üniversitede bir felsefe dersi almış olmak. Hele benim gibi Fatih Uslu’dan Tragedya dersi de almışsanız, gezdiğiniz o antik kalıntılar adeta canlanıyor, hayalinizde geçmişten insanlar Acropolis’teki antik tiyatroda Aiskhyleos’tan, Sophokles’ten ya da Euripides’ten bir oyun sergiliyorlar. Troyalı Kadınlar Korosunun yasına şahitlik ediyorum sanki.

Antik tiyatro
Atina’da Acropolis ve Agora’ya bir tam gün ayrılıp sakin sakin, dinlene dinlene gezilmeli. Dediğim gibi, daha önceden okuyarak gitmekte büyük fayda var. Grup olarak giderseniz de zaten rehberler eşliğinde gezebiliyorsunuz. Söylemeliyim ki; Parthenon Tapınağı’nın önünde güzel bir kare yakalayabilmek, diğer insanları almadan bir poz verebilmek için bir hayli efor sarfedeceksiniz. 🙂 Bu görkemli antik tarihin dışında Atina’da şehri keşfedebilir, Syntagma denilen ana meydanda yürüyebilir, parlemento binasına göz atıp caddede buzuki çalan sokak müzisyenlerine kulak verebilirsiniz. Çarşılarda satılan nazar boncuklarına, her köşe başında gördüğünüz yoğurt ya da baklavacılara selam verebilir, atışabilirsiniz. Lycabettus Hill ismi verilen ve Atina’yı ayaklarınızın altına seren tepeye teleferikle çıkıp vakit geçirebilir, şehri bolca fotoğraflayabilirsiniz. Monastiraki Meydanı’nda ikinci el – antika pazarını dolanabilir, güzel hediyeliklerin peşine düşebilirsiniz. Panathenaic Stadyuma gidip tarihin derinliklerinde bir yerde bir zamanlar yapılmış olimpiyatları düşünebilirsiniz. Atina her bir köşesiyle, gözünüzde antik zamanları canlandırmayı başarabilen bir şehir. Şehrin en önemli kültürel varlığı da bu zaten.
Yanya (Ionnina)


Ali Paşa Türbesi’nin içi.
Yunanistan gezimize muhakkak bir ada da ekleyelim dediğimiz için, adaya ulaşmak için tepmemiz gereken yolların üzerinde kalan, bu sebeple uğramaya karar verdiğimiz; gördükten sonra defalarca “iyi ki gelmişiz” dediğimiz Yanya şehri, meğer Osmanlı tarihi için de epey mühim bir istasyonmuş ve içinde çokça hasar görmüş ve bakımsızlıktan mahvolmuş tarihi eserler barındıran bir yermiş. Gezinin bu kısmında yine bol bol fotoğraf çekiyoruz, dönüşte adeta kendimizi TİKA’nın önünde bulacağımızı düşünüyoruz. Ancak bir yandan da biliyoruz ki; Türkiye ve ilgili kurumları dünyanın pek çok yerinde tarihi eserlerine sahip çıkarken, Yunanistan’da bu oldukça güç ve engellerle dolu bir işe dönüşüyor maalesef…

Mezarlıkların yerleri belli değil, mezar taşları yerlerinden sökülmüş…
Yunanistan’ın denize uzak ve dağlık bölgesi Epirus’un en büyük şehri Yanya, Yunan toprakları içinde en uzun süre Osmanlı hakimiyetinde kalmış olan şehir olarak geçiyor kaynaklarda. İsmini Hz. Yahya’dan alan şehir, izler ve miraslar açısından daha yoğun, tarihi dokusu kolaylıkla hissediliyor. Yanya bölgesi, Arnavutluk’a çok yakın ve bundan sebep içinde hatrı sayılır bir Arnavut nüfus da barındırıyor. Yanya’da ismini tarihe ve bu topraklara kazımış iki farklı Ali Paşa var. Yanya’da geçirdiğimiz zaman boyunca, internet buldukça bu Ali Paşaların hayatlarını okuyor, öğreniyoruz.
Yanya Aslanı olarak da bilinen Tepedelenli Ali Paşa, 18. yüzyılda yaşamış ve 1788’de Yanya Valisi olarak atanmış bir tarihi karakter. İsyan etmeye çalışan Rumlara karşı sert önlemler alıp tehlikeyi önleyen Paşa, sonraki yıllarda nüfuzunu arttırıyor ve bu kez Osmanlı’ya isyan eden kendisi oluyor. Enteresan bir auraya ve networke sahip Tepedelenli; dönemin İngiliz şairi Lord Byron tarafından Yanya’da ziyaret edilmiş, yetmemiş Monte Kristo Kontu’nda A. Dumas, paşanın kızını konu edinmiş… Neyse efendim, sonuçta kelle gidiyor tabi. Yanya’yı gezerken gölün karşı tarafında gördüğümüz bir evin, Osmanlı’dan kaçarken Tepedelenli’nin sığındığı bir ev olduğunu ve oradan gölün öteki kıyısına karşılıklı silahların patladığını öğreniyoruz. Heyecanlı anlara sahne olmuş tarihi bir seti geziyoruz bir nevi. Öldürüldükten sonra başı kesilip İstanbul’a gönderilen Yanya Aslanı’nın Yanya’da bir de mezarlığı bulunuyor.

Aslanpaşa Camii
Bir de 17. yüzyılda yaşamış bir Ali Paşa var ki; buna da Aslan Paşa deniyor. Hatta gezdiğimiz camilerden birinin adı Aslanpaşa Camii. Bu arada ismi cami olan bu tarihi kalıntılar hem çok derbeder durumda hem de içleri müze/sergi alanı olarak kullanılıyor Yanya Belediyesi tarafından. Gezdiğimiz iki cami ve bir medresenin içlerinin halleri bizi gerçekten çok üzüyor. Özellikle mezar taşlarının yerlerinden sökülmüş ve oraya buraya atılmış kalmış hali bize “Acaba şu an mezarların üstüne mi basıyoruz, kim bilir?” diye sordurtuyor. Ben uzatmayayım ama daha fazla merak edilmeyi hak eden Yanya için buraya bir link bırakayım: https://www.dunyabizim.com/dunyada-kultur/yanya-adeta-bir-muze-sehir-video-h21256.html
Korfu Adası
Yunanistan birkaç farklı konseptte gezilebilecek, çok temalı bir ülke. Korfu -Corfu- da Yunanistan’ın tatil konseptli adalarından sadece bir tanesi. Bilindiği gibi Türkiye’den ve dünyanın dört bir yanından her sene Yunan adalarına turist akını oluyor. Bizim seyahatimiz kültür yoğunluklu olmasına rağmen araya bir de tatil sıkıştırma çılgınlığını yaptık, oldu! Korfu da sadece bir günümüz vardı, bir kısmı yollarda bir kısmı da otelle ilgili yaşadığımız sorunu çözmeye çalışarak geçti. Ne yaptık ettik Korfu’nun tadını çıkarmaya bir günlük de olsa yetiştik.
Korfu birbirinden güzel koyları, tertemiz denizi, kumu ve diğer adalara nispetle daha sakin olmasıyla çok güzel bir tatil beldesiydi. İngiliz turistlerin yoğunlukta olduğu, Korfulu Yunanların evlerini, villarını, küçük butik otellerini ailecek işlettikleri bir güzel kasabaydı diyebilirim. Ancak bizim gibi Yunanistan’ın bir ucundan gelenler için ulaşımı biraz zor ve zahmetli. Uzak ve yorucu bir yolculuktu. Korfu’ya bazı havayollarının direkt seferleri var. Bu cennetten kopma güzel yerde tatil yapmak isteyenlere uçakla gelip en az üç dört gün kalmalarını öneririm.

Meteora

Meteora Manastırları
Ve son durağımız Meteora. Yunanistan’ı böyle uzunca gezmişken, Meteora’yı asla atlamamalıyız düşüncesi eşime aitti. Evet yorgunduk, evet gezinin sonuna gelmiştik. Fakat gitmek istediğimiz yerde bizi bekleyen manastırların öyle ilginç ve heyecan verici bir hikâyesi ve konumu vardı ki, ha gayret dedik, yine yola revan olduk.

Manastırda yaşamış ve ölmüş keşişlerin kemikleri bu odalarda saklanıyor.
Meteora bölgesi, yerden göğe doğru yükselen koca kayalıkların üzerine inşa edilmiş manastırların olduğu bir bölge. İsmini de buradan alıyor; meteora “havada asılı” demek. 10. ve 14. yüzyıllar arası inzivaya çekilmek isteyen Ortodoks keşişlerin inşa ettiği bu yapılarda yaşayan din görevlileri ve talebeleri, yerden yükseldikçe hem Tanrıya yaklaştıklarına inanıyorlar hem de Türk akıncılarından kaçmayı başarmış oluyorlar. Bir taşla iki kuş yani. ? Bir kısmı günümüze kadar korunan manastırlar bugün Yunanistan’ın önemli bir turistik noktası. Kesinlikle o yokuşları aşmaya değer! Burada yaşayıp burada ölen keşişlerin yaşadıkları yerlerden, mutfaklarına, eşyalarına kadar pek çok şeyin sergilendiği sergiler ve kiliselere kadar hatta ve hatta ölen keşişlerin saklandığı kuru kafa odasına kadar her tarafı etkileyici bir yer burası! Yunanistan’a yolunuz düşerse, burayı muhakkak görmeye çalışın derim.
Yunanistan gezisi bizim için yorucu olduğu kadar eğlenceli ve bir o kadar da anlamlı ve sevap pointli bir seyahat oldu. Bir araba, birkaç arkadaş, bir harita, birkaç torba yemek ve bir hafta zaman ile yapılabilecek en verimli, dolu dolu geziydi benim için. Yunanistan ile kesişen tarihimizi oraları gezerken tekrar okudum, akrabalarımı ziyaret ederken tarihe ve kültürel değerlere dair yeniden düşünme imkânı yakaladım, göçmenlik nedir, memleket neresidir, neresi sıla neresi gurbettir sorularını düşünürken derinlere daldım. Osmanlı’nın gittiğimiz her yerde bıraktığı mirası biraz hüzünle biraz da bilinçle incelemeye çalıştım, bir yandan da harika bir yaz ülkesinin, sıcak insanları ve bize benzeyen pek çok yönüyle Yunanistan’ın keyfini çıkardım.
Üç yazıya bile sığmayan pek çok detayıyla Yunanistan seyahati, güzeldin!
Bir cevap yazın