Yusuf üçlemesiyle sinemada adından övgüyle ve ödüllerle söz ettiren Semih Kaplanoğlu’nun yeni filmi Buğday (2017) geçen yıl izleyiciyle buluştu.* İzleyiciyle buluştu diyorum; ancak buluşabildiği izleyici sayısına, Türkiye’de vizyona girdiği salon sayısına baktığımız zaman bu cümleyi kurmak epey zorlaşıyor. Yönetmeninin verdiği bilgilere göre film ancak 40 kopya ile vizyona girebildi; o da günde iki seansla ve çoğu da en ücra sinemalarda ve en küçük salonlarda. Onlarca şehirde tek bir sinema salonunda bile gösterime sokulmadığı için, farklı şehirlerde yaşayan sinemaseverlerin sosyal medyadaki tepkilerine şahit olduk. Tüm bunlara rağmen Kaplanoğlu’ndan öğrendiğimize göre film toplamda 34.000 seyirciye ulaştı.

Bir sektör olarak sinema piyasasının ortaya koyduğu ürünlerin nitelik-nicelik tartışması her daim devam ederken, bizlere Türk sineması hakkında ümitlenebilme imkânı sunan Buğday gibi filmlerin, yüzlerce salonda vizyona giren ve izlenme rekorları kıran banal tipleme filmlerinin hâkimiyeti altındaki bir sektörde mücadele etmeye çalışması üzücü bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Tokyo Film Festivali’nde büyük ödüle layık görülen Buğday’ın, yönetmeninin ülkesinde seyirciye ulaşamaması, Türkiye’de kültürel iktidar meselesini, yeniden tartışabileceğimiz bir uzam olarak karşımıza çıkarıyor.

95 yıllık Türkiye’nin kültür sanat tarihine baktığımızda, kültür sanat formlarının yeni bir ülke idealiyle birlikte yenilendiğini, yeni kurulan rejimle birlikte resmi devlet ideolojilerinin etkisi altında geliştiğini söylemek mümkündür. Devam eden yıllarda da kültür sanat, ülkenin siyasi ajandasından ayrı tutulan, bağımsız bir alan olarak görülemedi. İşte tam da bu nedenle kültürel iktidar kavramı her daim tartışılmaya devam etti ve kültür sanat bu tarz iktidar alanlarının gölgesinde yeşerdi. Sinema da Türkiye’de benzer tartışmaların odağında kalan bir sanat dalı olarak boy gösterdi. Kabul edilebilir, “makbul” yönetmenler, filmler, oyuncular olmak kolay değildi ve hala değil.

Uluslararası Adana Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü alan Kaplanoğlu’nun törende uzattığı elin boykot edilerek sıkılmaması da bu noktada daha anlamlı hale geliyor. Bir yönetmenin duruşu, çizgisi ve verdiği mesajlar, sanatının değerlendirilmesinde öne geçiyor ve “yiğidi öldür hakkını yeme” sözü gereği sanatı ödüllendirilmek durumunda kalınınca da bu kez ötekileştirmeyle karşılaşılıyor.

Nefes mi? Buğday mı?


Tüm bu tartışmaları yeniden hatırlamamıza neden olan film Buğday ise, bütün bunların ötesinde, sanatsal bir perspektifle değerlendirilmesi gereken, hikâyesinin içinde karşılaşacağımız detaylarla anlamlı hale gelen bir çalışma olarak karşımızda duruyor. Yönetmenin hayata bakış açısını bir kenara koyacak olursak, BuğdayTürk sineması için nasıl bir anlam ifade etmektedir diye sorabiliriz.

Yusuf üçlemesindeki minimal bakıştan sonra yeni ve iddialı bir türle karşımıza çıkıyor Kaplanoğlu. Bal’dan yedi sene sonra, beş yıllık çalışmanın ürünü olan Buğday için farklı sinema eleştirmenlerinin farklı yorumları var. Buğday’a bilim kurgu diyen de var, ilim kurgu diyen de, distopya diyen de var inanç ütopyası diyen de. Film vizyona girer girmez izlemiş biri olarak yorumlayacak olursam; ilk olarak Türk sinemasının böyle nefeslere, farklı işlere ve seslere ihtiyacı olduğunu söylemek isterim.

Filmin distopik bir başlangıç yaptığını söyleyebiliriz. Gelecek zamanda geçen hikâye, iklimi değişmiş, gıda kaynakları yok olmuş, genetiği değiştirilmiş tohumlar üzerinde çalışılan bir dönemi tasvir eder. Böyle bir dünyada güçlüler yaşam alanlarını kontrol etmekte, güçsüzleri “kurtarılmış bölge”lerin dışında bırakarak ölüme terk etmektedirler. Yapay tohumlar üzerine çalışan bilim adamı Prof. Erol Erin, bir dönem kendisinin çalıştığı şirkette çalışan; daha sonra ortadan kaybolan Cemil Akman’ın “insanların hiçbir zaman gerçek bir tohum yaratamayacağı” üzerine yazdığı tezi araştırmaya başlar. Sonunda Cemil Akman’ın kendisini bulmak üzere bir yolculuğa çıkar. Pek çok hikâye gibi bir yolculuk anlatısıdır film. Yolculukta Erol Erin’in başına gelecek olanlar adeta bir tasavvuf yolculuğunu andırır. Ayrıca hikâye içinde yer alan metaforlar, bize tanıdık gelen yaşanmışlıklara da selam çakar.

Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğuyapıtında mitolojik anlatılardaki tüm “kahraman”ların yolculuğunu inceler.[1] Bütün bu yolculukları ve sonunda yaşanan dönüşümleri on iki aşamada kategorilendirerek tek bir kahraman arketipine ulaşır. Bu arketipi bilim kurgu, fantastik, animasyon gibi pek çok farklı türde güncel filme uyguladığımızda da benzer ve başarılı sonuçlar alırız. Dolayısıyla dünyada anlatılagelen pek çok hikâyenin bir yolculuk ve dönüşüm anlatısı olduğunu söylemek çok da iddialı sayılmayacaktır. Buğday da bir yolculuk anlatısı olarak, kahraman ve akıl hocası ekseninde, pek çok aşamada devam eden bir arayış ve sonunda yaşanan dönüşümle Campbell’in arketiplerini hatırlatır.

Buğday’da Cemil Akman’ın arayışı, uğruna işinden olduğu, bilimsel değil de metafizik savunulara dayandığı iddia edilen tezindeki “M parçacığı”dır. M parçacığı, insanoğlunun saf tohumu asla üretemeyeceğini imleyen bir özdür, bu öz artık insanda yoktur, kaybolmuştur. Aslında aranan şey, eksikliği hissedilen bir maneviyat, bir inançtır. Lütfi Bergen ise filmle ilgili değerlendirmesinde M parçacığının açılımını “Hakikat-i Muhammedî” olarak yapar.[2] Zira bir kutsi hadiste Allah-u Teala’nın şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Levlake lemma halaktül eflak.” Yani “Sen olmasaydın Habibim, bu alemi hiç yaratmazdım.”

Prof. Dr. Erol Erin’in de farklı bir arayışı vardır aslında; Cemil Akman’ı arayarak başladığı yolculuk, Buğdayı aradığı, toprağı aradığı, nefesi aradığı, kendini aradığı bir yolculuğa dönüşür. Cemil ile Erol’un bu yolculukları,  Kur’ani kaynaklarla ve tasavvufi öğretilerle beslenen ayrıntılarla işlenir. Hz. Musa ve Hızır kıssasına, Yunus ve Hacı Bektaş’a, Habil ile Kabil’e çok anlamlı ve etkileyici göndermeler yapılır. Bu göndermelerin hiçbiri gözümüze sokulmaz, söz konusu metaforları anlayabilen seyirciler olmak sadece çok güzel bir tat bırakır damaklarımızda. Böylece distopik tonda başlayan bilim kurgu anlatısı, yerini insanın kurtuluşunu onun kendindeki manevi özü bulabilmesine bağlayan metafizik bir tona erişir.

Filmin metafizik dozunu yoğun bulanların hakkaniyetli olmadığı kanısını taşıyorum. Birkaç yerde hakikaten mesaj verme kaygısının rahatsız edici bir boyuta ulaştığını kabul ediyorum. Ancak bu birkaç saniyelik anlar dışında, hikâye örgüsünün içinde yer alan metaforların sunumunda göze batan, rahatsız eden bir taraf yok. Aksine bu söylem değişikliğinin, bu mesaj farklılığının sinemamız için çok yerinde bir nefes ve bereketli bir yöneliş olduğunu düşünüyorum. Mesajsız film yoktur. Önemli olan bu mesajın nasıl bir estetik içinde, nasıl bir hikâye ile içimize işlendiği değil midir? Sanatçının değeri tam da kendi anlamını aktarırken bize de başka anlamlar çıkarabilme özgürlüğü tanıdığı o anda ortaya çıkmaz mı?

Sözün özü, her ne olursa olsun, üzerinde beş yıllık emek olan, tüm ötekileştirmeleri göze alarak kompleksizce ve korkusuzca kurulan yeni bir anlatı diliyle yeni imkânları zorlayan bir filmin görmesi gereken ilgi ve muamelenin çok daha farklı olması gerekir. Türkiye’de gişelerde, yurt dışında festivallerde hak ettiği ilgiyi göremeyen Buğday filmi, ulaşabildiği seyircilerin gönlünde ve zihninde anlamlı bir yer edinebilmiştir diye düşünüyorum. Anlatmaya çalıştığı hakikatin ve hatırlattığı o karınca güzelliğinin hatırına izlenmesi önerilir.


* Bu yazı Albaraka Türk Katılım Bankası yayını olan Bereket Dergisi’nin 48. sayısında yayınlanmıştır.


[1] Campbell, Joseph. Kahramanın Sonsuz Yolculuğu. İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2000.
[2] http://www.yenisoz.com.tr/semih-kaplanoglu-ve-bugday-makale-26104/ kaynağından alınmıştır. (Erişim Tarihi: 2006.2018)