
2018 yazında Türkiye’de yaşanan ekonomik çalkalanma ve kur krizi herkes gibi bizi de derinden etkilese de, Mart’ta yaptığımız Hollanda-Belçika turundan geriye kalan schengen vizesini değerlendirmemiz gerektiğine olan inancımızı öldüremedi. Pasaportlarımızda yıllardır biriken rengarenk vizelere rağmen, Avrupa’dan her seferinde -en fazla- 6 aylık vize alabilmek, bunu da pek değerlendirememek gezmeyi seven bizler için oldukça can sıkıcı bir durumdu. Bu yüzden incelikle düşünülmüş bir ekonomik plan ile bizce harika bir Yunanistan gezisi organize ettik.
İlk iş, daha önce çok kez bizimle gezmek istediklerini söyleyen arkadaşlarımız Abdulkadir ve Bilge’yi geziye, rotasına ve zamanlamasına ikna etmek oldu. Aslında üçümüz bir olup Abdulkadir’i ikna ettik desek daha doğru olur. 🙂 Yunanistan’ı gezmenin hem en mantıklı hem de en eğlenceli yolunun, az benzin yakan bir arabayla, masrafı iki aileye bölerek gezmek olduğuna karar verdik. Bu sebeple gerekli evraklarımızı hazırladık. Ki bunlar; uluslararası ehliyet (yeni ehliyetler bu işi görüyor), sınır kapısında alınan yeşil sigorta ve cebimizdeki vizelerdi. He tabi, Burak’ın çok zor bulduğumuz yeni ehliyet randevusunu unuttuğu için kaçırdığını ve Yunanistan’da uluslararası ehliyetsiz araba sürdüğünü de unutmadan kayıtlara geçireyim. Her an cezaya açıktık ve sonunda cezayı bu konudan değil ama yanlış yere araç park etmekten yedik… Ama bizim Baltıklarda yediğimiz efsane ve ötesi trafik cezalarının yanında esamesi bile okunmadı tabi ki. (Merak edenler için Baltık gezi yazısı blogda.)

Bu şartları sağladıktan sonra geriye sadece karayoluyla yurt dışına çıkmanın ne kadar kolay olduğunu deneyimlemek kaldı. Havayoluyla yaptığımız seyahatlerde havalimanlarında karşılaştığımız yoğun kontrollerle taban tabana zıt bir manzaraydı bu. Yine de dönüşte Yunanistan’daki akrabaların göndermek istediği kurban etlerini almadık. Sınırda kurban eti geçirmenin yasak olduğuna dair pek çok uyarı levhası görmüştük ve yolculuğun keyfini riske atmak istemedik.

Benzinlikte akşam yemeği
Geziyi ekonomik hale getirmek demiştik değil mi? Her gezimizde uyguladığımız “yanımızda yemek” politikasını bu kez arabayla gidiyoruz ve euro çok yüksek diye abarttık! Öyle güzel bir abartmaydı ki bu, yemeklerle dolu valizleri arabanın bagajına sığdıramayıp bir kısmını yanımıza almak zorunda kaldık. Geziden aklımda kalan en komik anı ise; yola çıkarken birbirimize “Arkadaşlar, iki taraf da çok abartmış, muhtemelen bunların en az yarısını geri taşıyacağız.” deyip, gezinin sonunda sadece birkaç bisküvi, çikolata vb. ile dönmemiz oldu… 🙂 Her sabah otellerden ayrılırken o yemekleri tekrar tekrar toplamamız, poşetlememiz, değişik kombinasyonlarda paketlememiz, Bilge’nin salatalık ve havuç ikramları, bu gezi sırasında Burak’ın pişmemiş havucu kıtır kıtır yemeyi sevdiğini öğrenmiş olmam, bir gece bir benzinlikte yer sofrası kurup karnımızı doyurmamız… Bütün bu detaylarıyla öğrencilik yıllarımdaki gezilerimi aratmayan bir yolculuktu. Her bir otel değişiminde ve yola koyuluşta paketleri ve poşetleri tekrar tekrar toplamak demişken; Batı Trakya’daki akrabalarım için aldığım hediye lokumları rotamızın hangi köşesinde arabanın bagajından indirip orada öylece bıraktık, bilmiyorum. On paket lokum toz olup uçtu; yasını tutmak da bana düştü. 🙂

Yolculuğumuzda bir öğün…
Yurt dışı gezilerini masraflı kılan en temel nokta yemeklerdir. Hem o kadar para harcayıp hem de çoğu zaman yediğinizden keyif almazsınız. Fakat bizim yöntem sayesinde bırakın aç kalmayı, fazlasıyla doyduk ve hatta bu geziden kilo alarak dönmekten için için korktuk. Bilge’nin bir tanıdığına hazırlattığı sarmalarıysa Ege’nin harika denizinde yorulduktan sonra adeta koşarak yiyip bitirdik. Deniz kenarında piknik yıllardır hayalini kurduğum bir şeydi, Yunanistan’da nasip oldu…

Gezinin tadına doyamadığımız meşhur sarması.
Demem o ki; bu sefer benimsediğimiz seyahatte yemek politikası, şimdiye kadarki gezilerimiz arasındaki verimler kıyaslandığında ilk 3’e çok rahat girecektir. Yemeğe bir gün dışarda yediğimiz pizzalar dışında hiç para harcamadık. Pizzaları da keyiften yedik zaten. Atina’da olduğumuz gün çok yoğun ve sıcak bir gündü ve adamakıllı oturup dinlenip doymak istediğimiz bir anda o kararı almış, çok da otantik bir restoranda çok güzel bir sunumla ve ikramla karnımızı doyurmuştuk. Uzun lafın kısası; arabayla yolculuk ve yanımızda yemek detayları bu geziyi tahmin edilemeyecek kadar ekonomik bir seviyeye çekti.
Ekonomik açıdan hoşnutsuzluk veren tek şey otoyol ücretleriydi. Bir Avrupa ülkesi sayılan Yunanistan’da yolculuk, Türkiye’nin yıllar önceki otoyol ücretlendirme formatını aşamamış şekilde banko görevlilerine bozuk para vermek, geri para üstü almak suretiyle işliyordu. Üstelik bu rutin 20-30 kilometrede bir kendini tekrarlıyordu. Yollar çok pahalıydı. Üç euro, beş euro derken uzun yol yapmanın epey masraflı olduğunu fark etmiş olduk.
Yunan insanına gelecek olursak; ailemin Yunanistan Batı Trakya göçmeni olmasından sebep bildiğim, tanıdığım Yunan insanını ve kültürünü yakından görmenin yeri bende ayrıydı. Yunanlar hem fiziksel özellikleri yani tipleriyle hem de keyif kültürleri, hayata bakış açıları gibi sosyolojik yönlerle Türk insanına benzeyen bir millet. Aslında bunun nedeni çok uzun zamanlar birlikte, iç içe yaşamış olmaları da olabilir elbette. Pek çok şey çok tanıdıktı. Kast ettiğim yemekler de değil üstelik. Büyük ve kalabalık aile yapıları, yaşlıların evin büyüğü olarak ailenin içinde yaşamaya devam etmesi, buluşma saatlerine riayet etmeme, bekletme… Daha da enteresanı gezi boyunca tanıştığımız Yunan erkeklerinin hepsinin sadece eşlerimizle tokalaşıp biz hanımlara uzaktan elini kalbine koyarak selam etmesi… Başta birkaçını tesadüf zannettik; ancak gezi boyunca sürekli aynı kibar tavırla karşılaşınca artık bunun da bir kültür olduğunu anladık. Öyle ki; bizdekinden çok daha gelişmiş bir selamlaşma kültürüydü. Genelgeçer adab-ı muaşeret kurallarına uygun davranıp kadın elini uzatmadan elini uzatmayan beyefendileri gönülden tebrik ettik.

Atina manzarası


Ülkeye ve şehirlerine dair gözlemlediğim en ilginç detay şehirlerde neredeyse hiç gökdelen görmememdi. Çatısız, beyaz badanalı, muhakkak panjurlu, birkaç katlı yazlık tipli evlerden ya da apartmanlardan oluşan şehirler, Yunanistan’a uzaktan bakınca sanki bir yazlık ülkesi havası katıyordu. Öte yandan, ülkede ormanlar olduğunu bilsek de, büyük şehirlerin içinde büyük, yeşil alanların pek de olmadığını gözlemledik. Özellikle Atina’yı tepeden görmek için teleferikle çıktığımız … başkentin manzarasını gözler önüne seriyordu. Bu seyirde, pek çok Atina evinin çatısında özel havuzlar olduğunu fark ettik. Diyorum ya, buram buram yaz kokan bir memleketti burası. Güzel Ege’nin güzel yaz şehirlerini geziyorduk.

Korfu Adasına geçerken bindiğimiz feribotta yine yiyoruz… 🙂
Yunanistan tecrübesi, profesyonel yolculuk kariyerimiz için güzel bir köşetaşı oldu.
Kalimera Yunanistan – Memleketlik Hâli ile devam edecek…

Bir cevap yazın