
“Allah güzel insanları da güzel memleketleri de nasibimizden ayırmasın.” bence seyahati seven insanların dilinden düşürmemesi gereken bir dua. Çünkü seyahatin tadı, sadece gidilen yerlerin güzelliğiyle değil; yol arkadaşlarının, gittiğin yerde sana ev sahipliği yapanların veya yolda yeni tanışacaklarının güzelliğiyle de pek ilintili. İşte tam da bu duanın bereketiyle, 11 yıllık dostum, çılgınlığıyla, hayallerinin peşini bırakmaması ve asla pes etmemesiyle kendisine hayran olduğum arkadaşım Fatma Zeynep ve sevgili eşi, Tunus’a gerçekleştirdiğimiz kısacık ama harika seyahatimizin “güzel insan” kontenjanı ve konaklama sponsoru oldular. Haziran ayında, Ramazan Bayramı’nda yaptığımız bu kısa ama dopdolu seyahat, dört kişilik ekibimizin her bir ferdi için apayrı bir tecrübe ve hatıra olarak zihinlerdeki yerini aldı.
Biraz gecikmiş bu yazının müsebbibi olan yolculuğun hatıralarını sadece dört kafadar zihinde bırakmayıp, hiçbir yere uçmayacak satırların sadakatine teslim etme niyetiyle burdayım! URL’si ve tasarımı değişmiş yeni blogumun da ilk yazısı olacak kendisi; blogum ve ben heyecanlıyız. 🙂
Yola Çıkarken
Tunus gezisinin planlarına damga vuran ilk önemli konu elbette bayram karmaşadaydı. Arapların Ramazan’ın son gününü ve bayramı, çıplak gözle takip ettiklere aya son ana kadar bakarak tayin etmelerinden sebep seyahat ekibi tam ortasından ikiye bölünme tehdidi altındaydı planlar yapılırken: İkimizin gezisinin bayramın 1. günü, diğer ikimizin ise Ramazan’ın son günü -oruçlu- halde başlaması an meselesiydi! Araplar dünyanın geneline uyum sağlasın ve bayramı aynı gün idrak edelim diye böylesi içten dua edeceğimi hiç tahmin etmezdim. Zira böyle olmazsa işler epey karışacak; kim ne zaman oruç tutacak, kim ne zaman bayram namazı kılacak, planlar nasıl aksayacak diye konuşmamız gerekecekti. Neyse ki biz Burak’la Tunus’a adımımızı atana kadar yetkili Tunus makamları Hilal’i gördüklerini açıkladılar da gezimize aksaklık olmadan ve hep beraber bayramımızı kutlayarak başladık.

El-Zeytuna Camii
Müslümanların en kıymetli vakitlerinden olan Ramazan Bayramı’nda büyük çoğunluğu Müslüman olan bir toplumun memleketini ziyaret ediyor olmak, tarihi camilerle bezeli bir ülkede geziyor olmak, vakit namazlarını insani şartlarda kılabiliyor olmak 🙂 bizim için çok anlamlıydı elbette. Avrupa görmekten sıkılmış ve gezerken donmayı alışkanlık haline getirmiş bünyelerimize Kuzey Afrika topraklarının sıcağı, bereketi ve enerjisi çok iyi geldi diyebilirim. Tunus, gezdiğimiz başka memleketlerde de olduğu gibi birden fazla özelliğiyle bizi kendine çeken bir ülkeydi. Bir kere masmaviydi, hem denizi hem deniz kenarındaki yerleşimleri. Sıcacık bir havada gittiğimiz bu güzel Akdeniz ülkesinde ağzımıza bir parmak bal çalacak bir deniz tatilinin özlemi içindeydik. (Burada birinci çoğul şahıs konuşmamalıyım aslında, ekibin “deniz de deniz!” diye tutturan tek üyesi bendim. Ancak sonra herkes bana iyi ki zorlamışsın diye teşekkür etti…) Öte yandan, Tunus’un güneyi çöllerle kaplıydı; fani dünyada çöl iklimi de görmek için oldukça heyecanlıydık. Hazır gelmişken, bölgenin Romalılardan kalma antik tarihine, kalıntılarına ve bölgenin Osmanlı hakimiyetinden izler taşıyan eserlerine bakmazsak aklımız kalırdı. E bir de Star Wars vardı tabi, bunu da önem sıralamasında dörde koyduk. Önümüzde dört günümüz, altımızda bir kiralık arabamız ve elimizde kocaman bir haritayla yola koyulduk. (Burada hemen bir öneri gelsin: Seyahatiniz çöl yolculuğu içeriyorsa orta sınıf bir kiralık araba durumu kesinlikle kurtarmıyor… 🙂 )

La Marce’da Bir Camii
Her gezimizde olduğu gibi bu seferkinde de koca bir çanta erzağımızı da yanımıza katık ettik elbette. Gittiğimiz yerlere yemeğimizi de götürmenin avantajlarını yıllardır deneyimleye deneyimleye bitiremiyoruz malum. İşte bu ilk bakışta garip ve zorlama gelen alışkanlığı, bizimle bir kez gezen arkadaşlarımıza da kazandırıyor olmak da keyfimi epey yerine getiriyor doğrusu. Helal yemek bulmanın zor olduğu ülkelerde bu zaten bizim için bir gereklilik. Ancak Tunus gibi Müslüman ülkelerde de “aman ne de olsa buluruz bir şeyler” dememek ve hazırlıklı gitmek gerekiyor. Zira tüm stoklarımızı tükettiğimiz ve günler sonra midemize sıcak bir şeyler gitsin istediğimiz son gün, Tunus’un periferisinde bir “dışarıda yeme” kültürü olmadığını da acıyla fark etmiş olduk. Uzun bir arayıştan sonra, neydüğü ve nasıl pişirildiği belli olmayan yöresel bir pizzamsı dışında alternatif bulamayınca bir an kendimizi oldukça trajikomik düşünceler içinde buluverdik. İçimizdeki düşünceler ses çıkarmaya başlıyor ve şöyle diyaloglar yaşanıyordu:

Tunus’un Atatürk’ü diye anılan kurucu liderin ismi verilmiş olan Habib Burgiba Meydanı
– Her yere giden Amerika fast food kültürü buraya neden gelmemiş acaba?
– Onu geçtim; Fransa sömürgesine kendi yemek ve tatlı kültürünü neden empoze etmemiş, neden bir tane bile Fransız dükkanı yok ki?
– Ne diyoruz biz ya??!!
– Susalım evet. 🙂
Açlık insanın başına vurunca böyle laflar çıkabiliyor ağızdan. İşte tam da bu yüzden, yurt dışı seyahatlerimizde kıyafetten çok yemek taşıyoruz yanımızda. Ha siz derseniz ki ben her türlü tada açığım, ne bulsam yerim, içinde ne var ne yok sorgulamam, hayatımda ilk kez yediğim ve bir şeye benzemeyen ve doyurmayan yemeklerle de yeterli enerjiyi toplayıp gezmeye devam edebilirim… O zaman siz bilirsiniz elbette!
Yukarıda bahsi geçen pizzanın siparişini vermeye çalışırken grubumuzun dil repertuvarı en geniş üyesi Zeynep’in harika Arapça-Fransızca pre-intermediate karması imdadımıza yetişmişti, hiç unutamıyorum. Şu cümlenin karşı tarafa geçebilmesi sayesinde karnımızı doyurabilmiştik:
– Yaaniii, deux (dö) margarita kebir, deux margarita sağir!

Palmiye Ormanları
Dört günlük seyahatimizde büyüklü küçüklü şehirleriyle Tunus’ta epey yol kat ettik. Kısa bir yolculuğa bir ülkenin tamamı sığmaz; ancak o ülkeye ve şehirlerine dair genel bir izlenim edinebilecek yoğunlukta gezmeyi önemli buluyorum. Biraz açacak olursam; küçük Avrupa şehirlerinde başkenti gezmek, ülkeye dair anlamlı bir izlenim edinmeye yetiyor genelde. Ama hem Akdeniz hem Kuzey Afrika ülkesi olan, içinde birkaç iklim, farklı dinler ve insanlar barındıran Tunus gibi bir ülkede, başkent Tunis’i görmek yeterli olmayacaktı. Sırasıyla Tunis, La Marca, Sidi Bou Said, Carthage, Hammamet, Sousse, El Jem, Mahdia, Tozeur, Douz, Ksar Ghilane, Matmata, Chott El Jerid, Ksar Haddada, Medenine ve Sfax uğradığımız noktalardı. En nihayetinde bu güzel ülkeye dair anlamlı bir izlenim edinmeyi başarabildiğimizi düşünüyorum.

Romalıların Kartaca’dan sonra ikinci olarak fethettikleri şehir El Jem’de 3. yy.dan kalma Colleseum
Sen Afrika Ol Ben Akdeniz!

Tunus şarkı gibi bir ülke. Başı başka güzel, nakaratı başka heyecanlı. Şarkı aynı şarkı ama notaları hep farklı. Sidi Bou Said, Hammamet, Sousse gibi sahil şeridi kentleri masmavi, sımsıcak. Tek ya da iki katlı müstakil, eski evlerin kapıları çoğunlukla mavi renk. Tunus deyinca zaten herkesin aklına mavi kapılar gelir. Bu güzel renkli kapıların hikâyesini araştırdığımızda ise beklenmedik bir sonuçla karşılaşıyoruz. Meğer Kuzey Afrika’nın sıcağı akrepleri çoğaltıyormuş, akrepler ise mavi rengini ateş rengi olarak görüyor ve yansıdığı yerlere yaklaşmıyorlarmış. Bu nedenle vakti zamanında evlerin kapıları maviye boyanır, ev ahalisi evin içine akrep girmesini önlemeye çalışırmış. Oldukça insani ve zorunlu bir önlem olarak ortaya çıkan mavi kapılarıyla ülke bugün gayet turistik bir fotoğraf veriyor.

Mavi Kapılar, Mavi Sokaklar

Jasmin Hammamet Plajı
Hammamet ve Sousse deniziyle, sessiz sakin plajları ve kumsalıyla beni kendine hayran bıraktı. Türkiye’de iyi mevsimde iyi denize girmek nedense çok zor. Her yer turist dolu ve çok pahalı. Ayrıca günaha girmeden yapabileceğiniz tatiller, helal tatil sektörü tarafından ipotek altına alınmış durumda. Böylece size dedenizin Marmara Ereğlisi’ndeki yazlığının yosunlu, deniz analı, çöplü Marmara Denizi kalabiliyor genellikle. Zannediyorum okuyan pek çok kişiye tanıdık gelmiştir bu yazlıkçılık hikâyesi. Tunus’ta ise adeta kollarını açmış bizi bekleyen, tertemiz ve bomboş bir Akdeniz bulduk. Âşık oldum. Rabbimin yarattığı bu nimetlerden böylesine yararlanamıyor oluşumuzun şaşkınlığıyla sarsıldım. Antalya’da yaz mevsiminde kımıl kımıl yapılacak pahalı bir tatil yerine (ki onu da yapmıyoruz da), uçak bileti parası biriktirip erkenden biletini alıp her yaz Tunus denizine girmek bana bir an çok makul göründü!
Bu tenhalıkta Tunus’un geliştir(e)mediği turizminin payı çok büyük elbette. Ülkede gelişime, umuda, hayata, adım atmaya yönelik pek bir iz göremedik. İnsanlarının dışardan bakıldığındaki genel görüntüsü mayışmış, uyuşmuş, umutsuz ve günü sanki kurtaran hâllerdi. Orada yaşayan yol arkadaşlarımız da bu imajı genel olarak doğruladılar. Tabi işin içinde pek çok siyasi, konjonktürel durumlar var ancak Tunus halkı genel olarak heyecanını kaybetmiş gibi… Bu kadar çok turistik nokta varken, gözlerden uzak bir güzel ülke olarak kalmasının bir diğer nedeni de terör korkusu. Özellikle 2015 yılında kıymetli mozaikler barındıran dünyaca ünlü Bardo Müzesi’ne yapılan terör saldırısı turist sayısında epey gerilemeye neden olmuş. Ancak yine de Tunus’ta yapılabilecek, geliştirilebilecek çok şey var gerçekten. İnsan gezerken kaptırıp bir girişimci adayına dönebiliyor. Fakat sonra vazgeçiyor, bırakalım dağınık kalsın ve bu gizli güzellikleri sadece meraklısı, arayanı bulsun diyor.
Tunus’un Akdenizliliğinden geçip Afrikalılığına geldiğimizde ise Büyük Sahra Çölü bütün ihtişamıyla bizi bekliyordu. Ancak bizler, hayatında ilk defa bir çöle bu denli yaklaşmış şaşkın turistler olarak çölün ne kadarını görebildik, ne kadar deneyimleyebildik muamma… Aslında deneyimleyemedik desem daha doğru olur. 🙂 Baştaki planlarımız arasında bu kadar ciddi yer kaplamayan Büyük Sahra Çölü’ne kilometre olarak yaklaştıkta bizi bir merak ve heyecan sardı. Hemen her gezimizin her rotasında bizi yalnız bırakmayan o iç sesimiz aynı sufleyi verdi yine: “Bir daha ne zaman geleceğiz ki?” İşte bu cümle bazen çok tehlikeli sonuçlara da kapı aralayabiliyor. Hiçbir hazırlığımız olmadan, çekmeyen telefonlarımızın yanlış haritaları eşliğinde bir yarım günümüzü Büyük Sahra Çölü’nü arayarak geçirdik. İnternetimiz de olmadığı için doğru bilgiye ulaşamıyor, tahminler ve tabelalar eşliğinde, bizim heyecanımızı kaldırmakta zorluk çeken kiralık aracımızla yola devam ediyorduk. Neden sonra bir internet bağlantısı sayesinde, aslında yaklaşmakta olduğumuz Büyük Sahra Çölü’ne öyle elini kolunu sallayarak girilmediğini, önce çöl turlarına kayıt yapmamız gerektiğini, sonra onların rehberliğinde çöl öncesi bir kamp alanında hazır beklememiz gerektiğini, ardından uygun saatte uygun rüzgar durumunda çöl turlarının rehberlerinin yardımıyla gerçek bir çöle adım atabileceğimizi, tüm bunları rahat rahat yapabilmek için de en az iki gün ayırmamız gerektiğini fark ettik.

Rehbersiz gezmeye, kendi işini kendi görmeye çok alışkın, seyahatsever bir çift olarak gördük ki, bazı yerlere öyle elini kolunu sallayarak girilmiyor, geçerken uğranmıyormuş. Zeynep ve Sezer orada yaşadıkları için daha sonra bu deneyimi yaşamak üzere kenara not ettiler. Biz de Burak’la “önünümüzdeki gezilere bakacağız” diyerek moralleri bozmadan direksiyonu başka yere kırdık. Yarım günlük bu maceranın kazasız belasız sonlandığına en çok bizim araç sevinmiş olabilir, zira o bozuk yolları toz toprak içinde aşıp bizi sağ salim daha merkezi biryere ulaştırdığına kendi bile şaşırmış olabilir!
Chott El Jerid Gölü, El-Jem’deki tarihi kolezyum gibi daha nice doğal ve tarihi güzellik dört günlük gezimize sığdı, hatta Star Wars’ın çekimlerinin yapıldığı yerleri bile gezdik; ancak yazı uzayacağı için aklımda kalan kısa notlarla devam etmek daha iyi olacak.
Kısa kısa…
La Marca’da bir kahvehanede Tunus’un meşhur fıstıklı, naneli ve bol şekerli çayını içelim dedik. Gittiği ortamda ikram edilen çayların yanına artık kaşık ve şekerlik dahi konmayan, şekerli çay içtiği için kendini uzaylı hisseden tüm şekerseverleri Tunus’ta bu çayı içmeye davet ediyorum. Çayın her türlüsünü severim demiştim, büyük konuşmuşum!
Tunus’ta hasır çok meşhur. Her çarşısında, pazarında hasır çantalar, şapkalar ve daha bir sürü aksesuarı ucuza bulmak mümkün. Zaten genel olarak alışveriş yapması bize ucuz gelen bir ülke oldu. Tabi biz gittiğimizde Türk Lirası, Tunus Dinarından bile değersiz durumdaydı ama şimdi ne olmuştur bilmiyorum. Benim seyahatlerde alışveriş yapma gibi bir huyum hiç olmadığından, yolculuk arkadaşlarımız Zeynep ve Sezer’in şaşkın bakışları altında bir hasır çanta bile almadan geziyi nihayete erdirdik. Zeynep, kıyamam, sürekli “Selva bak bu mozaikler/hasırlar/yöresel kıyafetler/… çok meşhur, bunu da mı almayacaksın?!” diye sormaktan gezinin sonuna doğru vazgeçti ve kabullendi. Benim için gezmek, gezdiğin yerlerde alışveriş yapmaktan çok daha kıymetli olduğu için ve gezileri ucuza getirmek en büyük hedeflerden biri olduğu için, Tunus’ta harcayacağımız hediyelik eşya parasını bir sonraki gezimizin kumbarasına atmış hissiyle yola devam ettim.
Tunus yasemin çiçeğiyle de meşhur. Özellikle sahil kesiminde her köşe başında yasemin satan bir çiçekçi ya da
yasemin kokusu satan kokucular bulmak mümkün. Ve Hammamet’te karşılaştığımız yasemin çiçeği seyyar satıcısı amcadan benim için bütün tezgahı satın alan eşim… Şaka şaka. Küçük turistik eğlenceler… 🙂
Tunus’u kuzeyden güneye boylu boyunca gezmek arabasız çok zor olur. Araçla çoğunlukla akşam ve gece yaptığımız yolculuklar bizim için hem çok keyifli hem de macera doluydu. Güneyde yaptığımız yolculuklarda gece uzaktaki çöl ve üstündeki gökyüzünde berrak yıldızları izlemek, özellikle araç kullanmayıp arkada gözlem yapanlar için unutulmazdı. Ayrıca, yol boyunca gecenin derinliklerinde uçsuz bucaksız yollarda bir başına dolanan kaç deve gördük sayamadık. Yol kenarlarındaki tilkiler ve fareler de gezimize eşlik eden diğer hayvanlarımızdı. Yollarda sorun çıkaranlar salt hayvanlar da değildi. Kapkaranlık yollarda uzun farlarla giden Tunuslu araçların, karşıdan gelen bir araç gördüğünde uzunları kapamak gibi bir alışkanlığının asla olmadığını görüp, ülkemizin yarım yamalak da olsa işleyen trafik adabına bir selam çaktık. Öte yandan farı olmayan yüz yıllık motorlara iki-üç kişi doluşmuş vaziyette giden Tunusluların cep telefonu ışıklarıyla motorlarına far tutmaları da -ne diyelim- dahiyceydi.
Tunus halkına ve yaşayışına dair söyleyeceklerim ise tahmin edebileceğiniz şeyler. Her doğu memleketinde olduğu gibi geceleri hayat devam ediyor Tunus’ta. Biz oradayken Dünya Kupası maçları devam ediyordu ve Tunus da kupaya katılan ülkeler arasındaydı. Geceleri beyaz plastik sandalyesini kapan sokaklara dökülüyor, kahvehanelerin televizyonlarıyla sokağa açık yayınlanan maçları kadın, erkek, çoluk çocuk heyecanla izliyordu. O heyecanı görünce 2002’deki Dünya Kupası’na katılışımızı hatırladık ve elbette Tunus’u destekledik. Ama elendiler. 🙁
Çok uzayan bu yazıyı Tunus’ta beni çok etkileyen güzel bir anıyla kapatayım. Güney yolunda acil ihtiyaç molası için Menzel Bouzayen diye bir yerde durduk. Ülke turistik değil malum ve her yere tuvalet yapacak kadar gelişmiş de değil… Benzinliğe girdik ama orda da aradığımızı bulamayınca aracı oraya park edip az geride kalan caminin yolunu tuttuk. Gittiğimizde saat gece geç vakitti, Tunuslular kahvede maç izliyordu ve cami kapalıydı. Caminin etrafında döndüğümüzü gören birkaç kişi bize bekleyin işareti yaparak gidip imamı buldular. İmam upuzun boyu ve kocaman beyaz entarisiyle, yüzünde en az boyu kadar büyük bir gülümsemeyle geldi, bize camiyi açtı. Yatsıları yolda kılmak gibi bir niyetimiz o an için yoktu; zaten otelimize varmaya çalışıyorduk ve otelde rahat rahat kılmaktı tercihimiz. Ama imam camiyi, yatsıyı kılmak için aradığımızı düşünüp sadece lavaboları değil, abdesthaneleri ve caminin içini de bizim için açıp oturup bizi beklemeye başlayınca, dördümüz birden çok duygulandık. “Bu namaz burda kılınacak arkadaş!” dedik aynı anda ve orada o imamın misafirperverliğinde yatsıları eda etmiş olduk. Çıkışında da bayramlaştık ve teşekkürlerimizi sunup ayrıldık. İyisiyle kötüsüyle milyon çeşit Müslümanın yaşadığı şu dünyada, Müslümanlar adına ve bazen Müslümanların kendi elleriyle gerçekleşen onca kötü şeyin ötesinde, evimden kilometrelerce uzak bir yerde, bir gece vakti, namazımı kılmama vesile olan bir Müslüman kardeşimin güleç yüzüydü birçok şeye karşı umudumu hala diri tutan belki…
Bir cevap yazın