Neredeyse üç ay önce İran’ın İsfahan ve Şiraz şehirlerine bir haftalık bir seyahatimiz oldu. Çok istememe ve İran hakkında söylenecek çok şey olmasına rağmen yazmaya bir türlü fırsat bulamadım. Kaçırdığım derslerin telafisi, yaklaşan ödev ve sınavlar derken bu gezi yazısı da “tatilde yapılacaklar” listemdeki yerini almış oldu. Ve nihayet yazabiliyorum.

Yazıya başlamadan önce Youtube’a Shajarian yazıp çıkan listelere tıklamanızı öneririm. Böylece yazıyı uygun bir fon müziği eşliğinde okumuş olursunuz. Shajarian, İran’ın klasik şiirlerini bestelemesi ve dünya çapında ünlü İran klasiklerini şarkı olarak yaşatmasıyla ünlü bir sanatçıymış İran’da. Bol taksi yolculuklu İran yollarında tanıdık, sevdik kendisini.

Küçük bir not: Bu yazıda İsfahan ve Şiraz’da uğradığımız her noktayı teker teker anmak ve haklarında bilgi vermek yerine, üç ay sonra geri dönüp bu seyahati anımsaya çalıştığımda bende kalmış olduğunu farkettiğim anekdotları paylaşmak istiyorum. Gezilecek yerler konusunda rehberlik eden ve gezerken bizim de yararlandığımız pek çok kaynak var zaten.


Bildiklerinizi Unutturan Şehirler: İsfahan ve Şiraz

Lisansa yeni başlamıştım, hatta belki ilk dersti hatırlamıyorum. O dönem aynı zamanda bölüm başkanı olan hocamızın dediğini unutmam. “Burada sizlerle ‘learning’den önce ‘unlearning’ yapacağız.” demişti meşhur Boğaziçi Tarzancası lisanıyla. 🙂 Yani şimdiye dek doğru diye bildiklerimizin doğru olmadığını görüp, öğrendiğimiz yanlışları unutacaktık önce. Doğru bilgiye yer açacaktık zihinlerimizde. İşte İran seyahati, bu anekdotu anımsadığım bir yolculuk oldu benim için. Yol illa ki öğretir, değiştirir, olgunlaştırır. Ama yüzyıllardır devam eden komşuluğumuzla, aynı dinin farklı mezheplerine olan mensubiyetimizle, 1639 yılında imzalanan Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla karşılıklı sınır güvenliğimizin ve barışımızın tesis edildiğine dair milli eğitim bilgisiyle, “Şeriat isteyen İran’a gitsin!”, “Türkiye İran mı oluyor?”hezeyanlarıyla bilincimde hasbelkader yer etmiş bir memlekete ayak basarak ona yakından merhaba demek, kültürünü tanımak, içinden geçmiş değerli insanları öğrenmek ve şimdi yaşayan halkıyla tanışmak benim için gerçek bir “unlearning process” oldu diyebilirim.

İran büyük bir yüzölçümüne sahip, içinde seyahat etmesi zor bir ülke. Dolayısıyla görmek istediğimiz pek çok farklı şehri ve kasabası olmasına rağmen az zamanımızı verimli geçirebileceğimiz, kocaman bir ülkeye ve uzun geçmişine dair en anlamlı ve yeterli izleri bulabileceğimize inandığımız İsfahan ve Şiraz’a çevirdik rotamızı. Bu iki şehir için 6-7 gün gibi bir sürenin ideal olduğunu söyleyebilirim. Çünkü gidiş dönüş yollarında İranlı otobüs firmalarının ve şoförlerinin Türkiye’nin en kötü otobüs firmasından daha kötü oldukları zaman israfı meselesinden çok vakit kaybediliyor. Bunun dışında İsfahan’ın kuzeyinde kalan başkent Tahran ve yakınındaki diğer kentleri de görmek isteyenler daha uzun bir gezi planı yapmalı ve ülke içinde uçak yolculuğu tercih etmeli.

İsfahan, İran’ın en çok turist çeken “büyük”şehri. Sokaklarında Avrupalısından Asyalısına çokça turistle karşılaşmanın sıradan olduğu bir kent. Çok sayıda camisi, çarşısı ve diğer yapılarıyla İran’ın kültür başkenti diyebiliriz. Hem İsfahan hem de Şiraz deyince benim aklıma ilk gelen şey ise daima “yeşil” olarak kalacak. İran’la ilgili hiç bilmediğim halde ön yargı yaptığım konuların başını “temizlik ve doğa” meselelerinin çektiğini, oraya gidip de ana yollarından ara sokaklarına kadar her yerin nasıl güzel yeşillendirilmiş olduğunu fark ettiğimde anladım. Bir “Doğulu” olarak Batının bana dayattığı bazı ön yargıları nasıl da bilmeden içselleştirdiğimi ve müslüman-gelişmekte olan bir ülkenin sokaklarının bu kadar güzel olabileceğini hiç tahmin etmediğimi de… Bu oryantalist bakış anlaşılan bizim de peşimizi bırakmıyordu. Ön yargılarımı yıkmasının yanısıra, İsfahan’ın bu kadar temiz, yeşil, havadar ve doğal bir kent olması beni elbette çok mutlu etmişti. Kentin yeşilliğini rahatsız eden belki de en önemli durum, İran’daki yoğun motorsiklet kullanımı ve motorlardan yayılan egsoz dumanlarıydı. Ucuz ve hızlı bir ulaşım aracı olduğundan olsa gerek -İran filmlerinden de bildiğimiz gibi- İranlılar için motor çok önemli bir araç. Öte yandan uygulanagelen ambargolar nedeniyle İranlılar birkaç yabancı marka dışında genel olarak kendi ürettikleri arabaları kullanıyorlar. Bazı arabalar gerçekten burda olsa hurdaya çıkar ya da antika olur; ancak taksici amcalar bu eski ve bol egsoz yayan arabalarından bir hayli memnun görünüyorlar. 🙂

İran ile ilgili ikinci şaşkınlığım da toplumun dini ve sosyal yaşantısına dairdi. Aslında bu nereye gidersek gidelim yaşamak zorunda olduğumuz bir şaşkınlık zannediyorum. Gücün, siyasetin, medyanın ve her türlü stratejik yapının zihinlerimize yerlerle ve insanlarla ilgili kazıdığı imajlar vardır. Danimarka’ya gittiğimde de insanların sabahları tanımadıkları bana gülümseyerek “günaydın” demelerini yadırgamıştım örneğin. Çünkü “kuzey insanı soğuktur”du bize öğretilen bilgi. İşte bu yüzden seyahat etmek seyyaha insani bir yan da katıyor. İnsanlara ön kabullerle yaklaşmanın anlamsızlığına her seferinde bir kez daha şahit oluyorsunuz. Belki de seyyahlar dünyadaki en ön yargısız ve anlayışlı insanlar olabilirler bu yüzden. İran’a gelirsek; beklentim çok daha katı dini kuralların hayatın her alanını kapladığı ve hatta belki “modern” bir ülkeden gelen biri olarak sokaklarda garip bakışlara maruz kalacağım bir ortamdı. Zihnimde hep zorla örtünmüş ve bastırılmış kadınlar vardı. Ancak daha havaalanına indiğimiz ve pasaport kontrolüne girdiğimiz o ilk andan itibaren dünyada hiçbir şeyin bize basitçe anlatıldığı kadar net ve tekdüze olmadığını kavramıştım. Uçağımız gecenin ilerleyen saatlerindeydi ve İsfahan’a da sabaha karşı varmıştık. Havalimanında akıcı İngilizcesi ile bizi karşılayan pek çok İranlı çalışan kadın vardı. İş yerlerinde, sokaklarda kadınlarla erkekler oldukça seviyeli bir iletişim içerisindelerdi. Başörtüsü meselesine gelecek olursak da şunları söyleyebilirim. Evet, İran’da açık gezmek yasak. Ama bu dinin gerektirdiği şer’i hükümlerin uygulandığı ve denetlendiği bir mekanizma ile işlemiyor. Daha çok toplumsal ve ahlaki normlara göre bir düzenleme yapılmış. Bir haftalık gözlemlerimle ulaştığım sonuç; kadınların yarım kolludan daha kısa olmayacak ve pantolonun üzerinde dizin bir karış yukarısından daha kısa olmayacak kıyafetleri tercih etmek durumunda olduğu. Baş örtme biçimlerinin birçoğuna ise baş örtmek denemez. Çoğu kadın başına ince ve iç gösteren bir şal geçirmiş, çoğu zaman bu şal rüzgarın ya da başın hareketinin etkisiyle zaten uçup gidiyor. Bazı kadınların kıyafetlerinin dini kurallara tamamen riayet eder vaziyette olduğunu ancak başlarının ön kısmından bir tutam saçlarını serbest bıraktıklarını görüyorum. Her renkten, her kumaştan, her bolluktan ve modelden tesettür biçiminin mevcut olduğu renkli bir çeşitliliği var İranlı kadınların tercihlerinin. Şeriatla yönetildiği söylenen İran’ın kıyafet kurallarının aslı ve uygulaması arasındaki farkları teorik anlamda bilemem; ancak gördüğüm şu ki; İranlı kadınlar kuralları kendilerine göre uyarlamışlar ve hayatın içinde taktikleriyle var ve etkin olmaya devam ediyorlar. En komiği ise Türkiye’deki seküler teyzelerin “İran’a mı döneceğiz?” korkularının yersizliği. Zannederim, İran’daki muhafazakarlık ve tesettür algısını görseler bize örnek almamızı salık verirlerdi! 🙂

Şeyh Lütfullah Camii
İsfahan’da pek çok tarihi cami var. Öncelikle söylenmesi gereken camiilerin bizdekinden çok farklı ve kendine has bir mimariye sahip olduğu. Ortasında kocaman bir avlu ve dört bir tarafından kendine ait giriş kapıları olan dört bölümden oluşan bu camilerin mimari stiline “four-iwan architecture style” deniyormuş. Yapılar genel olarak dört köşeye dağılacak şekilde inşa edilmiş ve yapıların ortasındaki bahçe-meydan-avlu fikri şehirdeki tüm büyük yapılarda hayata geçirilmiş. İsfahan’da ilk günümüzde ilk gittiğimiz Nakş-ı Cihan meydanı da böyle bir yer. Meydan çok büyük bir park ve sosyalleşme alanı olarak dizayn edilmiş diyebiliriz. Sonradan öğrendiğime göre bu meydan dünyanın en büyük ikinci meydanıymış ve UNESCO tarafından dünya mirası  listesine alınmış. Bu dikdörtgen meydanın dört bir köşesinde tarihi bir yapı var. Bir köşesinde Şeyh Lütfullah Camii, diğer yanında İmam Camii, Şeyh Lütfullah Camii’nin karşısında Ali Kapu Sarayı ve onun yanında da büyük bir çarşı bulunan bu yapının ortasında da büyük bir yeşil alan, süs havuzlar, bisiklet sürecek ve faytona binecek alanlar mevcut. İsfahan şehri genel olarak Safaviler döneminde, özel olarak da Safevi Hükümdarı I. Abbas döneminde inşa ve imar edilmiş bir kent. Nakş-ı Cihan meydanındaki yapılar da bu dönemin eseri.

Cuma Camii

Bahsettiğim bu cami ve sarayların dış mimarisi ayrı güzel, içlerine girdiğinizde ise tam anlamıyla bir sanat eserinin içine düştüğünüzü hissediyorsunuz. Çini, oymacılık, minyatür gibi daha aklıma gelmeyen ya da bilmediğim pek çok sanatın oldukça zevkli eller tarafından şehrin tüm yapılarının içine yedirildiğine şahit oluyorsunuz. Öte yandan, Ali Kapu sarayının müzik odasındaki ve Şeyh Lütfullah Camii’ndeki akustik de mekânlara ayrı bir değer katıyor. Sanat tarihi konusunda genel kültür düzeyinde bile malumatı olmayan biri olarak, sadece bir çift göz ve heyecanla atan bir kalp ile gezdiğim tüm bu yapılardan büyük bir beğeni ve hayret ile çıkıyorum. Sonraki gün gittiğimiz Mescid-i Cuma ve daha sonra Şiraz’da uğradığımız Vekil camileri de bahsettiğim dört eyvanlı camilerin en eski ve en büyüklerinden. Cuma Camiinin farkı ise şu: Yapımına 8. Yüzyılda başlanmış; ancak her dönem üzerine bir şeyler eklenmeye devam etmiş. Her gelen hükümdarlık kendi izini bırakmış adeta yapıya. Selçuklu veziri Nizam’ül Mülk’ün yaptırdığı bir bölüm de mevcut camiide. Bu bölüm kubbesi en yüksek bölüm olmasıyla biliniyor.

Camiilerle ilgili bana göre en çarpıcı nokta şu oldu: İçlerinde namaz kılınmaması 🙂Şaka yapmıyorum. İlk gün otelden abdestlerimizi alıp çıktık ve öğlen namazını cemaatle birlikte Nakş-ı Cihan meydanındaki camilerden birinde kılmayı planladık. Ancak planladığımız gibi olmadı. Meydana varıp camiye girmek istediğimizde önümüzü bir biletçi kesti ve içeriye girişin paralı olduğunu öğrendik. Biletlerimizi alıp girdiğimizde ise camide halıfleks olmamasının şokuyla sarsıldık. Camiler bizim Ayasofya’ya benziyordu bu yönüyle. Müze gibi kullanılıyor, mimarisi ve sanatı bir dal incelenip çıkılıyordu. İnsan en güzel yapılarını niçin amaçlarına uygun kullanmaz ki, diye düşünerek meydanda İmam camiinin yanındaki küçük mescidimsi yerde namazları kılmış olduk. Ve gezimizin bundan sonraki bölümlerinde aynı Avrupa ülkelerinde yaptığımız gibi namaz planları yaparak otelden ayrıldık. Kimi zaman mahalle aralarında küçük mescidler-camiiler bulduğumuz da oldu. Gezinin ilerleyen günlerinde İran’da ezanın günde üç kez okunduğunu (Sabah-Öğle-Akşam), ezanlara Hz. Ali’yi de öven bir cümle eklendiğini (“Eşhedu enla Aliyyul Veliyyullah” gibi bir şey sanırım), namazlarınsa genelde cem edilerek kılındığını fark etmiş olduk. Daha sonra Şiraz’da ziyaret edeceğimiz Şah Çerağ’a gidene dek çok fazla ibadet eden İranlıya rastlamasam da, iki şehitlerinin yattığı bu türbe-cami mezhepsel gözlem için bana büyük fırsatlar sundu.

Vank Katedrali
İsfahan’da bahsetmeden geçemeyeceğim bir diğer detay Ermeni mahallesi. Dünyanın neresine giderseniz gidin rastlayabileceğiniz insanlar Ermeniler. Sabit bir yersizliğin vücut bulmuş  haliler sanki. İsfahan’da da bir adet Ermeni mahallesi ve kilisesi mevcuttu. Mahallenin sokak ve kaldırımlarını, dükkan ve yapılarını bizim Galata’ya benzettim. Sessiz sakin, kendi halinde bir gettoydu burası. İran’da yaşayan Ermenilerin de ülkenin şer’i kurallarına riayet ettiğini belirtmeye gerek yok herhalde. Aklımda kalan komik bir anı: Vank Katedrali’nde bir İranlı kadın rehber, gezdirdiği Amerikalı turistlerle Türkleri çekiştiriyordu. Bir Türk grubu bu Ermeni mahallesine ve katedraline getirdiğinde Türklerin verdiği rahatsızlık tepkilerini anlatarak genellemelerin dibine vuruyordu. Türk durmayan tipim (o nasıl oluyorsa!) sayesinde bütün konuşmayı çaktırmadan dinledim ve gülüp geçtim. Her milletin içinden önyargısız insanlara ihtiyacımız var diye düşünerek… İsfahan’ın Ermenilerinin yaşadığı Colfa mahallesine yolunuz düşerse, içindeki bir dizi güzel kafe ve restorantlarından birinde dinlenmenizi öneririm. Zira İran’ın Kasım ayında bile bunaltan havası sizi yoracaktır.
Siesepol Köprüsü | İsfahan


Şiir ve Şehir

İsfahan ve Şiraz şiir gibi şehirler. Ve aslında bu cümlede “gibi” sözcüğü biraz fazlalık yapıyor. Bilindiği üzere, Farsça edebiyat ve klasik şiir İran’ın en önemli tarihi miraslarından. İçinden nice büyük şairin çıktığı, edebiyatın dili kabul edilen Farsça’nın o kendine has tınılı yapısıyla nice güzel şiirlerin yazıldığı ve geçmişten bugüne her daim önemi kabul edilen bir edebiyat anlayışının başkenti aslında bu ülke ve içindeki bazı şehirler. Bundan olsa gerek, her ne kadar öğrencilik yıllarında eski edebiyatı çok sevmeyen bir edebiyatçı olsam da, İsfahan ve Şiraz’ı hep bu arka planla gezdim. Baktığım her görüntüde bir şiir ya da bir şiirden bir an görebildim. Divan Edebiyatı’nın en bilinen mazmunlarından olan “gül-bülbül” “servi” gibi klişeleşmiş güzel anlatımların bu memlekette doğmasının tesadüf olmadığını gezdiğimiz o güzel bahçelerde idrak ettim.
Hafız’ın Kabri | Şiraz

İki şehir de birbirinden güzel evet; ancak Şiraz’da başka bir şey vardı sanki. Düşündükçe beni hala tebessüm ettiren huzurlu, sade, İsfahan’a göre daha küçük ve belki bakımsız ama vakur bir şehirdi Şiraz… Gezinin ikinci yarısının geçtiği Hafız’ın şehrinde, şiiri, edebiyatı, sanatı, aşkı, sevgiliyi hissetmek mümkün o gözle ve o hisle gezene. Pek çok sanatçının, şairin, dervişin, gezginin yolu düşmüş bu küçük ama efsunlu şehre. Yolu düşmeyen başka bazı sanatçılarınsa diline düşmüş buralar… Fars Edebiyatının en önemli isimlerinden olan, dünyada farklı dönemlerde yaşamış pek çok sanatçının hayranlığını kazanmış Hafız’ın kabrine ev sahipliği yapan Şiraz’da Yahya Kemal’in “Rindlerin Ölümü” şiirini okuya okuya geziyorum. Ortaokulda ödev olarak ezberlediğim bu şiiri, aslında tam olarak şimdi anlıyorum. Yetmiyor, Münir Nurettin’in bestesiyle söylüyorum bir de… Hafız’ın kabrine varıyoruz. Serviler, bülbüller, güller… Bir yandan ciddiyetle dinlemediğim Divan Edebiyatı dersleri için hayıflanıyor bir yandan da bu kabrin olduğu bahçede işlenecek bir edebiyat dersi projesinin hayalini kuruyorum. Hafız’ın kabrinin olduğu bahçede müzikler çalıyor. Öğreniyorum ki; Hafız’ın şiirlerinden bestelenmiş şarkılarmış tümü. Kuş sesleriyle müzikler birbirine karışıyor. Derken bir çocuk cıvıltısı. Altı yedi yaşlarından daha büyük olmadıklarını tahmin ettiğim bir sınıf Hafız’ın kabrine geziye gelmiş. Sonrasında bir iç mekana geçiyorlar, takip ediyorum onları. Gönüllü olan çocuklar kürsüye çıkıp birer Hafız şiirini ezberden okuyor. Alkışlıyoruz hep birlikte. Benim üniversite düzeyinde hayal ettiğim dersin ilkokul versiyonu ne de güzel işliyor burada diye geçiriyorum içimden…
Nasır el Mülk Camii | Şiraz

Şiraz’da gönlümü kaptırdığım diğer mekânlar ise Nasır el Mülk Camii ve İrem Bağları… Nasır el Mülk Camii gitmeden önce İran’a gideceğimi duyan herkesin “Ay o pembe camiiye de gidiiin!” diye iç geçirerek kurduğu cümledeki camii. Gidene kadar varlığından haberdar olmadığım bu güzelliği döndüğümden beridir ara sıra anıyorum. Öğle saatlerinde renkli pencerelerinden yansıyan güneş ışığının caminin içinde değişik şekiller oluşturup tefekkür ettirdiği bu camiye turist akını var tabi. Bu kez camide halı görüp seviniyor, kendimizi evimizde hissediyoruz. Hem de renkleri yaratana bir kez daha iman ettiğimiz bir güzel evde…


İrem Bağları da meşhur şiirlere, masallara konu olmuş bir küçük orman diyebiliriz. İçinde bin bir çeşit ağaç ve çiçek mevcut. Tertemiz hava, güzel bir İran evi, yeşilin sayısız tonu, dinlenen insanlarla huzurlu bir ortam. Tek problem, yeşilliğe olan alerjim ve bağın yarısından sonra gözümden akan alerji yaşları! 🙂Öğreniyorum ki; iki çeşit servi ağacı varmış. Biri hem şiirlerden hem görsel olarak bildiğimiz servi, bunun adı Serv-i Naz imiş. Bir diğeri ise adını yetiştiği şehirden alan Serv-i Şiraz. Yazının başında da bahsettiğim gibi İran yemyeşil bir memleket. Bu anlamda ülkede yeşilin tarihi korunuyor diyebiliriz. Bir yandan Şiraz’ı gezip bir yandan yüzlerce yıl önce yazılmış şiirleri okuduğunuzda “Şair burada şunu demek istemiş” diyebiliyorsunuz rahatlıkla. 🙂

Servi boylum al yazmalım pozu (:



Narencistan isimli Şiraz evi
Şiraz’da -İsfahan’da da olduğu gibi- çok güzel ve şirin evler vardı. Ev diyorum; ancak bunlar tarihi evler. Köşk de diyebilirsiniz. Eski tarihlerde zengin insanların yaşadığı, şatafatlı, bahçeli, çok çeşitli evler. Bugün hepsine giriş paralı tabi. Biz de paramız yettiğince birkaçına girdik ve gezdik. Hepsinin ayrı sahipleri ve hikâyeleri vardı ama ortak nokta güzel olmalarıydı.

Zamanında İsfahan’ın lakabı “Nısf-i Cihan” yani “Cihanın yarısı” imiş. Oysa Şiraz’dan “Dar’ul Elm” yani “Öğrenmenin Şehri” diye bahsedilirmiş. Aslında zamanından beri kendilerine yakıştırılan bu isimler her şeyi özetler nitelikte. İsfahan büyük, görkemli, bayındır, güzel… Şiraz ise aşk, sanat ve tarih dolu. Görmek isteyene pek çok sırrını gösterebilen, dopdolu bir küçük diyar. Bu iki güzel diyardan sonra son durağımız olarak uğradığımız antik kent Persepolis’te ise bu medeniyetin sanata olan merakının çok daha eskiye dayandığını farkediyorum. Persepolis başlı başına bir yazı konusu; ancak benim onu anlatacak ne bilgi donanımım ne de vaktim olduğundan şimdilik onu geçiyorum. Ancak İran’a gidecek olanların mutlaka yolunu düşürmesi hatta mümkünse -bizim de yaptığımız gibi- bir rehber eşliğinde gezmesi gereken bir yer olduğunu belirterek…

Şah Cerağ Türbesi
Bahsettiklerimden anlaşılacağı üzre Şiraz’ı şiir tadında gezdim. Ancak Şiraz’ın tek bir noktası şiiri bırakıp yine gerçeklere ve sosyolojik gözlemlere dönmeme neden oldu. Şah Cerağ türbesi şiiliğin en önemli kutsal ziyaret mekânlarından biri. İmam Rıza’nın kardeşlerinden birinin Abbasilerden kaçarken Şiraz’da öldürülmesiyle burada bir türbe yapılıyor. Bu kişiye de Şah Cerağ (Işıkların Şahı) unvanı veriliyor. O gün bugündür İranlılar bu türbeye gelip ziyaretlerini gerçekleştiriyor ve ibadetlerini yapıyorlar. Ve sonucunda hacı oluyorlar. Buranın oldukça önemli ve kutsal bir yer olduğunu içeriye paldır küldür girmeye kalktığımda arkamdan birinin koşup beni engellemesi ve bir odaya almasıyla anladım. Burası kadınların giyinme odasıydı. Çünkü bu türbeye normal kıyafetlerinizin üstüne “çador” isimli düz renk ya da desenli tek parça uzun örtüyü giyerek girmeniz gerekiyordu. Vücut diliyle bundan haberim olmadığını anlatmaya ve özür dilemeye çalıştım ve çadorumu üzerime alıp türbeye girdim. Yine daha önce görmediğimiz şekilde harem-selamlık uygulamasına ilk burada şahit olduk. Ben hanımlar kısmına, eşim erkekler kısmına yollandık. 🙂 Kadınlar türbenin kendilerine ayrılmış küçük bir kısmında kalabalık bir şekilde birlikte ağlıyorlar, sanırım ağıt yakıyorlardı. Bir selam verme biçimi de olabilir ancak ürpertici bir sesler toplamıydı, diyebilirim. İranlılar namaz kılarken ve ibadet ederken önlerine bir taş koyuyorlar. Bunun nedeni Peygamberimizin (sav) namaz kılarken taşa ya da kuma secde etmesi, dolayısıyla bizlerin halıya secde etmesinin kabul edilemeyeceğini düşünmeleriymiş. Camilerde ve bu türbede de her yerde bu taşlardan var. İsteyen alıyor, kullanıp geri koyuyor. Bir haftalık gezimiz boyunca ibadet ve uygulamalar anlamında Şiilerle elbette büyük farklılıklarımız olduğunu gözlemledim. Ancak daha önce de bahsettiğim gibi, bu İran’da çok sıkı şeriat kurallarının olduğu ya da İranlıların “çok dindar” insanlar oldukları anlamına kesinlikle gelmiyordu. İnsanlık hallerimizle, Doğu kültürünün verdiği ortaklıklarla, farklı çeşitlerde ama varlığı ortak olan batıl inançlarımızla basbayağı benziyorduk işte.

Abbasi Hotel ÇayHouse
Sırf dini kültür anlamında değil toplumsal hayat anlamında da benziyorduk bence. Çay İranlıların vazgeçilmeziydi, aynı bizim gibi. Bizde ayrıca kahve de var tabii. Ama İran’da da bizdeki kahvehanelerin “çayhane” diyebileceğimiz versiyonları mevcuttu. Avrupa’da göremediğimiz akşam canlılığı İran’da yine bize benzer şekilde mevcuttu. Akşamları her yer ışıklı, renkli ve kalabalıktı. Hatta bir akşam meşhur Abbasi Hotel’in bahçesine çay içmeye gittik. Ortam bir batılının oryantalize etmesine müsait otantiklikleydi. Ama çaylar çok güzeldi! 🙂 Zaten İran dönüşü sırt çantalarımıza sığdığı kadar gül aromalı çaylardan aldık. Çok beğendiğimiz bu hafif çayı, bitmesin diye hâlâ büyük bir tutumluluk içerisinde tükettiğimi söylemeliyim.

Bir başka garipsediğim durum ise, gezimiz boyunca yalnızca bir dükkanda Hz. Ali posteri görmemiz oldu. Şiilik kültürünü Hz. Ali üzerinden yansıtmadıklarını farkettik insanların. Oysa camiler, yollar, sokaklar Humeyni ve Hamaney posterleriyle doluydu. Tabi bu posterleri her yere asan da sıradan insanlar değildi… Seyahat boyunca tanıştığımız taksicisinden, garsonuna, otel görevlisinden, otobüste tanıştığımız kişilere kadar İranlı insanlar genel olarak sıcakkanlı, rahat, ağır insanlardı. Bizi yadırgayan, garipseyen ya da olumsuz bakan olmadı. Sadece çok komik tek bir olay yaşadık: Şah Cerağ’da biz selfie çekerken bir amca koşarak yanımıza geldi ve illa da bizim fotoğrafımızı çekeceğini, yardımcı olacağını ima etti. E tamam dedik, çeksin bari. Fotoğraf faslından sonra adamla aramızda şöyle bir diyalog cereyan etti:

          Nerelisiniz?

          Türkiye.

          Müslüman mısınız?

          Elhamdülillah, evet.

          Peki Şii misiniz?

          (Sorguya tutulmanın verdiği panik ile) Hayır, sünniyiz!

          (Hafif bozulmuş ama mütebessim) Olsun olsun, yine de müslüman kardeşiz.

          (Rahatlamış halde) Hi hi, evet.  🙂Allah’a emanet!

Sonra bu diyaloga çok güldük. Nasıl bir anda savunmaya geçtik diye. 🙂 Bu diyalogtan da anlaşıldığı üzere İsfahan ve Şiraz sokaklarında siyasetin ya da mezhep kültürünün hakim olduğu bir hava yoktu. Aksine, insan çeşitliliği açısından oldukça renkli, çeşitli, sıcak bir hava hakimdi. (Termometreler de bunu doğrular nitelikteydi.) Bindiğimiz onlarca takside kaç tane Türkçe şarkıya denk geldik, hatırlamıyorum. Tabii biz en çok Ebru Gündeş çıkınca güldük.

Bir yere uzaktan bakmak ile yollarını arşınlamak arasında çok büyük fark var. Bir ülkenin siyaseti ile o ülkenin gündelik hayatın içindeki sıradan insanları arasında da fark var. Her şeyi medyadan öğrenmek yerine birbirimizle tanışabilsek, dünyadaki sıradan insanlar olarak ortaklaşmamız çok kolay aslında. Ama maalesef dünya başka türlü dönüyor. Biz de içinde savruluyoruz.

Yazıda gezdiğimiz her yerden bahsetmedim, her detayı vermedim. Bunlar uzun zaman sonra İran dediğimde benim zihnimde kalan anı parçaları yalnızca… Başka bir perspektifle ama benzer bir heyecanla gezmesi size kalmış artık…
Selam ile!
Bir restoranın duvarından
Nakş-ı Cihan çarşılarından almalık değil bakmalık güzellikler 🙂