Üniversite yıllarında birkaç yakın arkadaş eve çıkmıştık. İstanbul’da yaşayan ve İstanbul’da okuyan bizler için aileden ilk uzun süreli ve resmi ayrılık anlamına gelen bu lükse kaçan macera, benim için güzel olduğu kadar öğretici bir tecrübe de olmuştu. Dört kişi kaldığımız; ancak bazen mevcudu 8-9’lara çıkan ‘sessiz ev’imizde (buradan hepimiz üzerinde travmatik etki bırakan diktatör ev sahibimiz Zeynep teyzeye selam olsun!) bir kız öğrenci evinde en çok dalga geçilebilecek profil tam olarak bendim. Neden mi? Çünkü ev işinin e’sinden anlamayan, özellikle mutfakta harika bir amatör ruhtum.
Mutfakta başarılı olmanın bir kadında yaratılıştan bulunması gereken başat bir özellikmiş gibi dayatılmasına her daim isyankâr olan bu ruh, her meziyet, ilgi ve yetenek gibi bunun da bazı insanda az bazı insanda çok olduğunu savunurdu. Hem benim annem de mutfağı sevmezdi ve ben de anasının kızıydım işte. Ayriyeten yıllar boyunca test çözüp sınavlara hazırlanmaktan yorgun düşmüş bu eller ve parmaklar yemek yapmayı öğrenmeye vakit ve iştiyak bulamamıştı belki de. Neyse efendim, savunma mekanizmalarımızı bir tarafa bırakalım ve konuya dönelim. Öğrenci evimizin klasik öğrenci evlerine kıyasla güzel bir mutfağı vardı ve yine öğrenci evi mantığına kıyasla oldukça nezih ve zengin bir mutfak anlayışımız… Değişik tariflerin denendiği, her hafta annelerin gönderdiği birbirinden leziz yemeklerin pişirildiği, altın gününe yaraşır kahvaltı sofralarının olduğu bu evde kekikle nanenin ayırdına varamayan bir Selva da vardı elbet!
Yanlış duymadınız. 20 yaşlarında bir genç kız olarak gerçekten bu iki baharatı birbirinden ayıramayacak derecede baharat cahili, mutfak ilgisiziydim. Yemek sırası bana geldiğinde beni alırdı bir gülme! Şaka şaka, stres diyecektim. Böyle zamanlardan birinde, biricik dostum nam-ı diğer oda arkadaşım Büşra’yı aramış, “Ya Büşra, gülme ama bir şey soracağım. Bunlardan hangisi nane hangisi kekikti yahu?!?” sorusuyla alo destek hattına bağlanmıştım. Cevap basitti: “Nasıl anlatayım ki şimdi. Kokla Selva kokla! Nane güzel kokan.” Tabi bu soru tarihe altın harflerle yazdırmayı başarmıştı kendini. Daha pek çok mutfak hikâyem var; ancak şu an ne yeri ne de zamanı, değil mi?
İki yıllık evliliğimin üçüncü ev yerleştirmesinde, mutfaktaki rafımıza baharatlarımızı büyük bir özenle dizerken aklıma geldi bu nane kokulu hoş anı. Yüzümde müstehzi bir gülüş belirdi; basbayağı kendime gülüyordum! İnsan ne oldum dememeli, ne olacağım demeli zira. Birkaç yıl evvel naneyle kekiği birbirinden ayıramayan kızın, iki yıllık mutfağında baharat namına yok yok olması başka neyle açıklanabilir diye düşündüm. Aslında cevabını bildiğim sorulardandı bu kuşkusuz. Sait Faik’in o güzel sözü kamu spotu olarak belirdi gözlerimin önünde: “Bir insanı sevmekle başlar her şey.”
Benim baharat uzmanlığım da böyle başlamıştı elbet. Mutfağa daha çok girip çıkmalarım, naneyle kekiği geçin; sumağından körisine, özel karışım kahvaltı baharatlarına kadar pek çok çeşit baharatı evimde bulunduruş sebebim hep bundandı. Eşimin mutfak hobisi, daha özelde baharat sevgisi ve “gel sana öğreteyim bak” demeleri, mutfağın ve yemek yemenin insani bir zorunluluk olmaktan çıkıp sevdicekle yapılan güzel zaman geçirme etkinliğine dönüşümüne vesile oldu benim tarafımda.
Tabii abartmaya mahal yok. Gökten üç elma düşüp de birisi kafamda kırılmadı, yemek yapma ve bundan zevk alma yeteneği bir anda iliklerime işlemedi. Benim için hala eşle birlikte yapıldı mı anlamlı olan bir etkinlik kendileri. Yine de sorun sayayım bütün baharatları, turşu çeşitlerini, sosları, özel tarifleri, aile spesiyalimiz olan cookies hikâyelerini… Hey gidi Selva hey…
İşte sevmenin bir tanımı da bu olmalı lugatte. Bir şeyleri başlatmaya yetecek bir gücü içinde barındıran ve sizi de bu güçle değiştirebilen bir şey bence sevmek. Naneyle kekiği birbirinden ayırabildiği gibi ev ile yuva arasındaki farkı da görünür kılıyor. Sevmekten başka hangi güç beni iki yıl içinde üç farklı evde gezdirebilirdi? E) Hiçbiri. İçinde birlikte yaşamak istenen kişiyle tecrübe edilen acı tatlı hikâyeler olmasa bir evin mutfak masası, salon süsü, zigon sehpası, daha büyük ya da küçük olması, sana ait ya da kiralık olması neyi değiştirir?
Daha güzel bir mutfağımız olsun diye taşınır mı insan? Bir eve ev değil de yuva gözüyle bakıyorsa taşınır. Hülâsa yuva, Lugât365 isimli gıpta ettiğim, ziyadesiyle latif çalışmada mezkur olduğu gibi mübârek bir kelimedir: Canlıların ailelerini korumak için yaptıkları ve içindeki yaşadıkları barınaktır. Allah tüm yuvalara huzur versindir.

Ağustos 7, 2016 at 11:45 am
O sözün devamı şöyle aslında, pek çok kişinin görmezden geldiği kısmı: "Ama bu şehirde her şey bir insanı sevmekle bitiyor."