Çalıştığım insani yardım kuruluşunun faaliyet gösterdiği kırk dört ülkeden birine bir gün giderdim muhakkak. İnanıyordum buna. Tevafuk olarak seçtiğim bu mesleğin ilk günlerinde içimde böyle bir istek olmamasına rağmen, sonraları durum değişmişti. Birlikte mesai harcadığımız çalışma arkadaşlarımın -bizim “saha” dediğimiz- ülkelere gerçekleştirdikleri ziyaretlerin dönüşleri, merakımı, ilgimi ve özlemimi git gide arttırmaya yetiyordu. Kongo’dan, Somali’den, Kenya’dan gelen fotoğraflar, videolar, selamlar ve çocuk tebessümleri içimi kıpır kıpır ediyor, “ne kadar güzel çocuklar bunlar” diyerek her gün onlarca çocukla uzaktan uzağa tanışıyor, kalbimden onlara doğru uzanan tarifsiz bir dostlukla bahtiyar oluyordum.
İlk saha tecrübemse hiç beklemediğim şekilde, hiç beklemediğim yerden geldi. Kurban Bayramı’nda sekiz farklı Afrika ülkesine yola çıkılmıştı; ancak ekip listelerinde adım yoktu. “Bir dahaki bahara kısmet!” diyerek kısa vadede kapattığım saha defterini kışın ortasında, yılın başında, Filistin için açıverdim. Hem Filistin’e gidiyordum hem de gönüllü sağlık ekibinin görevini ifa etmesinin ardından bir buçuk günlük bir Kudüs ziyaretini de kapsıyordu bu yolculuk. Eşimi aradım hemen. “Gelir misin benimle?” dedim, “Gelirim.” dedi. Böylece hem annemden izin koparma işini halletmiş olacaktık hem de ilk saha tecrübemde yanımda, eksiklerimi tamamlayacak ve bir karşılık beklemeden iyi olmam için çabalayacak biri olacaktı.
Hazırlık süreci zorluydu. Vizeleri bile son dakika alabildik. Tüm bu hazırlık sürecinde aklımda bundan dört yıl evvelki Umre yolculuğum vardı. Onda da gidene kadar zorluklar ve imtihanlar peşimizi bırakmamıştı, onda da Allah yolculuğu benim yanımda bir başkasına daha nasip ediyordu; babama. Mekke-Medine’ye babamı sürüklemiştim peşimden, Kudüs’e eşimi… Hayatımdaki erkekler şanslı mıydı ne? J Şakanın dozunu kaçırmadan, sabırla ve şükürle sona geldik, Filistin’in ve Kudüs’ün yolunu tuttuk. Şükür kavuşturana.

 
Yolculuğun başında yarım gün, sonunda da bir buçuk gün havasını teneffüs edebildiğimiz Kudüs, giden herkesi haklı çıkarırcasına, kitaplarda anlatıldığının çok ötesindeydi. Salt güzelleme yapmak değil niyetim. Ancak Kudüs ziyareti boyunca hissettiklerimin güzelliğini de unutmak güç. Attığım her adımda, üzerine bastığım her toprakta ve gördüğüm her yapıda, tarih çizgisinin üzerinde hissettim kendimi bu şehirde. Tarih çizgisinin gelebildiği son noktada, kafasını çizginin geldiği yöne doğru uzatmış ve bugünde ilerken geçmişi izleyen bir özneydim sanki. Ki Kudüs, tarihin farklı pek çok dönemini içinde barındıran bir coğrafyaydı.

Peygamber (sav)’in miraca çıktığı, Hz. Ömer’in fethettiği, Selahattin Eyyûbi’nin kurtardığı, Kanuni’nin imar ettiği, Abdülhamid’in muhafaza ettiği… Hz. Davud’un krallığına, Hz. Süleyman’ın mabedine, Hz. Zekeriya’nın makamına, Hz. Musa’nın vefatına, Hz. Meryem’in hayatına, Hz. İsa’nın mucizesine ve yükselişine, Hz. Lut’un kavminin helâkına, mekânlık, şahitlik yahut komşuluk etmiş bir belde idi burası. Bu nedenle sadece tarih çizgisinde değil, ayet-i kerimelerin idrak edildiği noktada da hissediyordu insan kendini burada. Gezinin her bir adımında, elimdeki Kur’an-ı Kerim mealinin ilgili sayfasını bulmaya çalışıyordum. Düşünenler için bu kıssalarda ve hayat hikâyelerinde bulunan ibretler, görenler için Kudüs ve çevresinde yerli yerindeydi.

Kudüs’e Zeytindağı’ndan Bakmak



Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı’nı okumuş herkes gibi Kudüs’e gideceğimi öğrendiğimde ben de deneyimlemek istedim Falih Rıfkı’nın gözüyle şehre Zeytindağı’ndan bakmayı. Osmanlı’nın dört yüz küsur yıl idare ettiği -başarılı bir şekilde “idare edebildiği”- Ortadoğu’dan (ki o zamanlar böyle bir sıfatlandırması da yoktu) nasıl ayrıldığını, nasıl koptuğunu bir asker olarak deneyimleyip anlatan Atay, Zeytindağı’ndan şöyle izler şehri:

“Zeytindağı’nın tepesindeyim. Lût Denizine ve Gerek Dağlarına bakıyordum. Daha ötede, Kızıl Denizin bütün sol kıyısı, Hicaz ve Yemen var. Başımı çevirdiğim zaman Kamame’nin kubbesi gözüme çarpıyor. Burası Filistin’dir. Daha aşağıda Lübnan var; Suriye var; bir yandan Süveyş Kanalına, öbür yandan Basra Körfezine kadar çöller, şehirler ve hepsinin üstünde bizim bayrağımız. Ben bu büyük imparatorluğun çocuğuyum!” *
“Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş ne de vatanlaştırmıştık.” diyen Atay, Kudüs’te Türkçe konuşan bir Osmanlı olarak; yaşadıklarını, garipsediklerini, eleştirdiklerini ve kaçınılmaz çöküşü döker satırlara duru bir Türkçe ile.

Bugünden baktığımızda ise Kudüs, yönetilmesi, idare edilmesi, içerisinde barışın tesis edilmesi en güç şehir olarak görünüyor bana. Şehir haritalarında gördüğümüz, eski şehri dörde bölen çizgiler hakikatte de hissedilmiyor değil. Müslüman mahallesinden çıkıp Hristiyan mahallesine, oradan Ermenilere özel bölgeye ve en son Yahudi mahallesine geçiyoruz. Sayısız kilise, sinagog, mescid ve çevrelerinde her dinin hediyelik eşyalarını satan dükkânlar… Onlarca kez el değiştiren bir kutsal şehrin içindeki bu intizamlı yaşayıştan etkileniyorum.

Kıyamet Kilisesi ve Kudüs’teki Osmanlı Hatırası
Via Dolorosa denen Hristiyan Hac yolu Müslüman mahallesine uzanıyor. Hz. İsa’nın çarmıha gerilmek için götürüldüğü bu çile yolunu, peygamberlerinin çilesini anmak maksatlı Hristiyanlar, geçmişten bugüne, Müslüman mahallesine düşen kısmı da dâhil ederek yürüyorlar. Yol bir Müslüman okulunun bahçesine kadar uzanıyor; hac dönemlerinde bu bahçe de ibadetin tamamlanması için kullanılıyor.
Hz. İsa’nın çarmıha gerildiğine inanılan noktaya yapılan Kıyamet Kilisesi, tarihi ve bugünüyle, tüm heybetiyle duruyor yerinde. Tam karşısında Hz. Ömer Mescidi var. Halife şehri fethettiğinde ona Kıyamet Kilisesi gösteriliyor namaz kılması için. Burası da kutsal ve dini bir mekân denerek… “Benden sonra gelen Müslümanlar da ben burada namaz kıldım diye namaz kılmak, cami yapmak isterler.”düşüncesiyle namazını ötede kılmayı tercih ediyor halife. Böylece o gün bugündür Kıyamet Kilisesi’nin çan ve ayin sesleriyle Ömer mescidinin Kur’an ve ezan sesleri birbirine karışıyor. Edebiyat yapmıyorum, kelimenin tam manasıyla sesler, insanlar ve taşlar iç içe bu şehirde. Kıyamet Kilisesi’ni geziyoruz, ayrılırken Ömer Mescidi’nden yükselen ezan sesine kulak verip İkindileri burada eda ediyoruz.




Kutsal Kıyamet Kilisesi’nin penceresindeki merdiven

Kıyamet Kilisesi tarih boyunca Hristiyan mezhepler ve gruplar arasında tartışma sebebi olmuş. Herkes için çok önemli olan bu kilisenin temizliğini, hizmetini yapmak için birbiriyle yarışmış mezhepler ve etnisiteler. Osmanlı döneminde altı farklı mezhep arasında pay edilen Kilise hizmetleri sorunsuz gidiyormuş. Ta ki bir gün kilisenin avlusunu temizleyenler ile merdivenlerini temizleyenler arasında tartışma çıkana dek. Avlunun sonu, merdivenlerin ilk basamağı olan basamak bir açıdan bakıldığında avluya dâhil gibi gözükürken bir diğer açıdan merdiven basamağı gibi algılanıyor. Kilisenin avlusuna girdiğimiz gibi aradığımız ilk şey bu görüntü oldu. Hakikaten de ilk basamağın bir kısmı basamak gibi durmuyordu. Jİşte bu karışıklık 1852 yılında Rum Ortodoksları ile Latin Katoliklerinin temizlik hakkı -dolayısıyla sevap pointler ve kontrol gücü- meselesinden dolayı kavgaya tutuşmasına neden olmuş. Sonu kanlı ve ölümlü biten kavgayı öğrenen Osmanlı Sultanı Abdülmecid bir ferman yayınlamış ve mealen “Ben gelip ortalığı toparlayacağım, kim nereyi temizleyecek belirleyeceğim, ben gelene dek kimse hiçbir şeyi yerinden kıpırdatmasın!” diyor. İşte bu fermanın sonucu olarak bugün Kıyamet Kilisesinin üst kat pencerelerinden birinin önündeki merdiven temsili olarak hâlâ duruyor. Fermanın şehirde okunduğu sırada söz konusu pencereyi temizleyen Ermeni Papaz derhal merdivenden indirilir, merdiveni almasına ise müsaade edilmez. Osmanlı’nın ilan ettiği statükonun devamının sembolü olan merdiveni görüyor, bildiğimiz bu hikâyeyi beraber gezdiğimiz ekibimizle paylaşıyoruz. Hayret ve tebessüm etmemek mümkün değil bu hikâyeye. 


Öğreniyoruz ki; Kıyamet Kilisesi’nin kapısının anahtarı ve açma hakkı ise yüzyıllardan beri Osmanlı’nın zamanında tayin ettiği Müslüman ailelerde duruyor. Kudüs’ün Osmanlı’nın idare politikasını uzun yüzyıllar benimsediği ve halen de bu uygulamalardan memnun olduğunu hissediyor, “hey gidi!” demekten alamıyoruz kendimizi.

Kudüs sokaklarında hediyelik eşya satan bir Arap esnafın Burak ve beni ısrarla dükkânına davet edip muhabbet etmek istemesi de bu hissi kuvvetlendiriyor. Oldukça iyi İngilizcesiyle bize Kudüs’ün tarihi hakkında okuduğu kitapları gösteriyor esnaf ağabey. Türkiye’yi soruyor, Türkiye’ye dair gözlemlerini anlatıyor. Türkiye’nin eskiden dini daha az benimsemiş bir yerken, son yıllarda daha dindarlaştığını düşündüğünü söylüyor. Kudüs’e gelen Müslüman Türkiyelilerin sayılarının arttığından ve profillerinin değiştiğinden bahsediyor. On beş yirmi dakika kadar muhabbet ediyoruz. Bir İstanbul ziyaretinde ona Arap olduğu için surat ekşiten bir Türkiyelinin onu nasıl üzdüğünü anlatıyor. Adamcağızın içine oturmuş, neden öyle dedi ki diyor. Kim bilir diyoruz, kişisel görüşüdür adamın, üzülmeyin biz sizi seviyoruz diyoruz. En son şöyle bitiriyor sohbeti “Osmanlı döneminde burada her şey çok güzeldi, sonrasında bir daha kendine gelemedi, toparlanamadı Kudüs.”

Hz. Ömer Mescidi

Bilen bilir, Osmanlı hayranı filan değilimdir. 🙂 Her devleti kendi zamanına göre yargılamak ve değerlendirmek gerekir diye düşünürüm. Fazla övmeye de fazla yermeye de gerek yok. Ancak Kudüs ziyareti boyunca Osmanlı’nın buruk hatırası her yerdeydi. Taş yapılarda, şehrin sokaklarında, insanların bizi gördüklerindeki tebessümlerinde…








Mescid-i Aksa

Ancak Kudüs’ü zengin kılan sadece Osmanlı esintisi taşıması değil elbet; Osmanlı’nın da katkılarıyla bugünlere dek en doğal ve en tarihi haliyle gelebilmesi. Old City denen, kapılarından geçerek girdiğimiz Kudüs sokakları, bugün bildiğimiz sokaklara benzemiyor. İçinde kaybola kaybola dolandığımız, merdivenleri, çıkmaz köşeleri, hâlâ yaşanan evleri ve sonu Mescid-i Aksa’ya çıkan yollarıyla çok değerli Kudüs. Tabii en çok da Mescid-i Aksa’sıyla…



Mescid-i Aksa bambaşka. Ben gitmeden bana söyleyenler gibi “Gidin!” diyebilirim sadece. Onun dışında söylediklerim çok çok eksik kalır. Onca iş, görev ve yorgunluk sonrası üzerimdeki kıyafetlerimi ve ayakkabılarımı bile zor taşıyan vücudum Mescid-i Aksa sınırları içerisine girdiğinde bambaşka bir moda büründü. Mescid-i Aksa ile ilgili çok insan tarafından yanlış bilinenler; Kubbetüssahra’nın Mescid-i Aksa zannedilmesi ya da Kubbetüssahra ve Aksa Camii’nin yani, içinde halı olan mekânların bu isimle anılması. Oysa Mescid-i Aksa kocaman bir alan. Çeşitli kapılarından girebiliyorsunuz, girdiğiniz andan itibaren Mescid-i Aksa’dasınız. Zaten hissetmemek mümkün değil bu değişimi. Kocaman bir bahçesi, içinde zeytin ağaçları, koşuşturan çocuklar, İslam Müzesi, Burak Mescidi, Mervan Mescidi gibi farklı yapılar ve ortada Kubbetüssahra ile toplamda 144 dönümlük bir alana Mescid-i Aksa diyoruz. Tam karşısında Aksa Camii… Neresinde namaz kılsam, neresinde soluklansam, şu kısıtlı vakti neresinde değerlendirsem diye kararsız kaldığım Mescid-i Aksa’da Cuma namazı kılmak, sabah namazına yürüyerek Aksa’ya varmak nasip oldu elhamdülillah…

Hz. Zekeriya’nın makamı, Hz. Meryem’in mescidi, Hz. Ömer’in namaz kıldığı yer. Peygamber Efendimizin (sav) bineğini bağladığı yer, peygamberlere namaz kıldırdığı nokta, Miraç’a yükseldiği alan… Tüm bunlar, yani aslında Mescid-i Aksa, bana Kur’an-ı Kerim’i anımsattı her bir defasında. İçimize sindirerek okusak, bağrımıza bassak, başucu kitabımız yapsak, ezbere bilsek, anlamını keşfetsek ne kadar harika olabileceği, ne tarifsiz güzellikler yaşayacağımızı düşündüm. Allah (cc)’ın ibret alalım, düşünelim, hayatımıza geçirelim diye anlattıklarının geçtiği yerlere ayak basmaktı yaşadığım, deneyimlediğim.

Mescid-i Aksa’nın kapılarında Dürzi İsrail askerleri bekliyor. Her seferinde kimliğimizi, Müslümanlığımızı sorguluyorlar. Kimisi Müslüman olduğumuzu anlayıp geçin dercesine kafa sallıyor kimi uzun uzun soruyor, bekletiyor. Acaba dışardan Müslüman gibi durmuyor muyum dedirtiyor insana! İşgal, sokakta, hayatın içinde, Ramallah ve Nablus’ta, İsrail’e ait bölgelerden Filistin tarafına geçerken hissediliyor demiştim yoğun şekilde, önceki yazılarda. İşgal en çok da Mescid-i Aksa’nın giriş çıkışlarında hissediliyor. Müslümanlığını Hristiyan bir İsrail askerine kanıtlamak zorunda olmak kötü. Öğreniyoruz ki; biz Mescid-i Aksa’nın ve Kudüs’ün sakin ve huzurlu günlerine denk gelmişiz. Kontrollerin çok daha sıklaştığı, Müslüman erkeklerin Mescid-i Aksa’ya alınmadığı zamanlar da çokça yaşanıyormuş. İşgalin tanımı kendini tekrarlıyor yani, kendi halinde yaşamaya, kendi kararlarını kendi vermeye, yarına dair plan yapabilmeye engel işgal…

Mescid-i Aksa ile ilgili sözü çok uzatmak istemiyorum. Benim tarifim, tasvirim ve bilgilerim yetersiz kalacak çünkü. Söyleyebileceğim, Mescid-i Aksa’nın ve Mescid-i Aksa’yı koruyan, boş bırakmayan insanların ziyaret edilmesi gerektiği. Hepimizin Mescid-i Aksa’nın bahçesinde tefekkür edeceğimiz günlere ihtiyacı var. Müslümanların bu toprakları, geçmişini bilerek gezmeye ve idrak etmeye ihtiyacı var.

Mescid-i Aksa’nın tadı damağımda kaldı, bahçesinde oynayan çocuklarla samimiyeti yeni yeni kuruyordum daha. Daha birkaç vakit olmuştu mescitlerdeki Müslüman kadınlarla muhabbete başlayalı. Rabbim hepimize tekrar tekrar gidebilmeyi ve o topraklarda anlam bulanları anlayabilmeyi nasip etsin inşallah.
Beytüllahim
 

Kutsal Beşik Kilisesi

Beytüllahim (Bethlehem), Kudüs’e oldukça yakın bir başka şehir. Hz. Meryem’in Hz. İsa’yı dünyaya getirdiği o hurma ağacının olduğu yerde bugün Kutsal Beşik Kilisesi var. Filistin’de kalan son birkaç saatimizde burayı da görmek istedik ve düştük yola. Bu kilise de Hristiyan âlemi için bir başka özel. Mevsime rağmen, oldukça kalabalık buluyoruz burayı da. Kadınlar kiliseye girerken başlarını örtüyorlar. Sıraya girip kilisede Hz. İsa’nın doğduğu ve beşiğinin olduğu düşünülen noktalarda dualar okuyup, anma törenleri gerçekleştiriyorlar. Ben de kilisenin bir kenarında yine mealimi çıkarıp Meryem Suresini okuyorum.
“Nihayet (Allah’ın emri gerçekleşti) Meryem İsa’ya gebe kaldı ve o haliyle uzak bir yere çekildi. Sonra doğum sancısı onu bir hurma dalına tutunup dayanmaya zorladı. ‘Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim’ dedi. Melek, Meryem’e, aşağı tarafından şöyle seslendi. ‘Sakın üzülme, Rabbin alt tarafında bir ırmak akıttı. Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine devşirilmiş taze hurmalar dökülsün. Ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen, ‘ben Rahmân (olan Allah)a bir oruç (susmak) adadım. Onun için bugün hiçbir kimseyle konuşmayacağım’ de. Sonra Meryem onu (İsa’yı) yüklenerek kavmine getirdi. Onlar (hayretler içinde şöyle) dediler: ‘Ey Meryem! doğrusu sen görülmemiş bir şey yaptın. Ey Harun’un kızkardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi, annen de iffetsiz bir kadın değildi.’ Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. Onlar; ‘Biz beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?’ dediler. (Allah’ın bir mucizesi olarak İsa şöyle) dedi: ‘Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O bana kitap verdi ve beni bir peygamber yaptı. Beni, nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe namaz kılmamı ve zekat vermemi emretti. Beni anneme hürmetkar kıldı. Beni zorba ve isyankar yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün selam ve emniyet benim üzerimedir. İşte hakkında ihtilaf edip durdukları Meryemoğlu İsa’ya dair Allah’ın sözü budur.” Meryem Suresi 22-34.
Kudüs ve Filistin toprakları Kur’an’ın her anlamda bir rehber olduğuna delildi.
Ağlama Duvarı ve Kudüs’te Yahudiler

Ağlama Duvarı

Mescid-i Aksa’nın batı duvarı, Burak Mescidi’nin arkasına denk gelen kısım Yahudilerin ünlü ağlama duvarına tekabül ediyor. Ağlama Duvarında Yahudiler, kaybettikleri Süleyman Mabedi için gözyaşı döküyor ve dua ediyorlar. Yahudiler muhafazakârlık yönünden bizimle benzerler, hatta belki de birçok Müslümandan daha samimiler. Ağlama Duvarı ikiye bölünmüş; kadınlar ve erkekler ayrı ibadet ediyor. Hem kadınları hem de erkekleri 21. Yüzyıl post-modern dünyasına göre oldukça tesettürlü giyiniyor, kadınların birçoğunun başında örtü var. Örtüsüz olanların da kıyafetleri gayet tesettürlü. Kadınlar da erkekler de bol giyiniyor. Küçücük çocukların başında kipalar, bellerinde ipler –Dindarlığı temsilen sallandırılıyormuş bu ipler- Yahudi kızlarının uzun, bol ve tesettüre uygun eteklerinden acaba modern tesettür mağazalarında arasak bulabilir miyiz? Erkekler de benzer şekilde oldukça bol giyiniyor. Hasılı, Kudüs’te yaşayan Yahudiler dindar Yahudiler. Her dinin dindarı geliyor herhalde bu memlekete yaşamaya diye düşünüyorum. Bizim payımıza ise ancak birkaç günlük ziyaret düşüyor.

Yahudi Mahallesi
Ağlama Duvarını ziyaret ettikten ve erkeklere –her muhafazakâr toplumda olduğu gibi J– kadınlara ayrılandan daha büyük ve iç mekânı da olan bir yer ayrıldığını görüp gerekli yorumları yaptıktan sonra kentin Yahudi mahallesine doğru devam ediyoruz. Eski şehrin dörde bölünmüşlüğünü aslında pek anlamıyor insan; ta ki Yahudi bölgesinin içine girene kadar. Müslümanların ve Hristiyanların olduğu mahalleler oldukça eski ve yıpranmış bir görüntüye sahipken, Yahudi mahallesine girdiğinizde Fatih Sultan Mehmet Mahallesinden çıkıp Etiler’e gelmiş gibi hissediyorsunuz. J Tabii bizim yeni ve güzel anlayışımızla onlarınki oldukça farklı. Birbirine uyumlu ve yeni sayılabilecek taş binalar, insanların yaşadığı, çocuklarının yeşil bahçelerinde oyun oynadığı evler, öte mahallerden farklı olarak sessiz, sakin, dükkan vb. gürültüsünden uzak bir mahalle burası… Daracık da olsa sokaklar lüks arabalar kapıların önlerinde. 



Pek çok kültür sanat merkezi, okul, sinagog, yaşam alanı vb. yerler yapılmış; üzerlerinde yaptıran kişilerin isimleri ve yaptırdıkları yıllar yazıyor. Amerikalı, Avrupalı, Türkiyeli nice Yahudinin bağışlarıyla düzenlenmiş mahallede turist bakışlarımıza takılan Yahudiler yürüyüp işlerine güçlerine gidiyorlar. Ağlama Duvarında ağlayarak ettikleri kavli duaya fiili dualarını da ekliyorlar her sabah ve her akşam. Çok çalışarak, dünyanın büyük ve etkili gücü olarak…




Lut Gölü

Kudüs’teki vaktimizi dolduruyor ve ayrılıyoruz şehirden. Yine gelmeyi umarak. Hem ziyaretine hem ibadetine daha çok doymak istiyoruz bir dahaki sefere. Batı Şeria’nın sonuna doğru ilerliyoruz. İsrail’le Ürdün sınırında yer alan Ölü Deniz’e yani Lut Gölü’ne gidiyoruz. Tel örgülerle çevrili olduğu için çok da yakınına yaklaşamadığımız bu göl, deniz seviyesinden düşüklük derecesinde ilk sırada geliyor. Enteresan bir sıcak ve basık hava var. İçindeki mineral oranıyla ünlü bu göl İsrail için inanılmaz bir ticaret kaynağı. Şampuanlar, sabunlar, makyaj malzemeleri Lut Gölü’nden alınan mineralli sularla yapılıp dünyaya ihraç ediliyor. Yazın da deniz turizmi yapılıyor. İnsanlar şifa bulmaya bu yoğun suya gelip adeta çamur banyosu yapıyorlar. Bir kavmin buralarda helak olduğunu bilmekse ürpertiyor insani. Ve “Hiç akletmez misiniz?” ayeti geliyor akla. Akıl her zaman başta; ancak en çok da böyle yerlerde yaşayıp da ibret alamayanlara şaşıyor insan. Dönüş yolunda Hud suresini okuyorum. Allah son nefese kadar imanlı kalmayı nasip etsin duasıyla…
Akşam namazını ise Hz. Musa’nın kabrinin olduğu söylenen bir mescidde kılıyoruz bu bölgeye yakın bir yerlerde. Doğru yanlış ya da abartı belki ama ne çok önemli insan geçmiş buralardan. Hepsinden de bir iz yakalamak hâlâ mümkün.
Yafa
Gezinin sonuna geliyoruz. İçimde bir hüzün var. Nasıl geçtiğini anlamadığım bir hafta. Filistinli kardeşler, hastalar, hasta yakınları, doktorlara elden geldiğince yardım, şehri keşfe çıkış, sokaktaki çocuklarla muhabbet, Kudüs’e bir selam ve en sonunda da Yafa’ya uğruyoruz. Portakalıyla meşhur ve Osmanlı’nın liman kenti Yafa, bugün İsrail’in renkli ve gelişmiş şehirlerinden biri. Akdeniz sularında balık tutan İsrailli balıkçıları izleyerek sahil kenarında yürüyoruz. II. Mahmut’un yaptırdığı camiye gidiyoruz; lakin yatsıdan sonra caminin kapanması evrensel bir gerçeklik olduğu için camiyi göremiyoruz. Yine II. Mahmut’un yaptırdığı çeşmenin önünde ekiple bir hatıra fotoğrafı çektiriyoruz.  II. Abdülhamit’in yaptırdığı saat kulesinin de şu sıralar tadilatta olduğunu görüyoruz. Şehrin hareketli ana caddelerinde yürüye yürüye aracımıza geri dönüyoruz.
                                                           

Hoş bir söz okumuştum: “Seferin faydası beştir; gamın gider, maişet derdin kalmaz, ilmin artar, görgü edinirsin ve iyi insanlar tanırsın.” Ne doğru! Benim içinse bu sefer çokça iyi insan demekti. Filistinli kardeşlerimle selamlaşmak, Mescid-i Aksa’da pek çok değişik milletten Müslümanla saf durmak ve ekibimizdeki kıymetli hocalarla ve belgesel ekibiyle kurduğumuz muhabbet ve arkadaşlık tabi… Hepsi benim için ayrı kıymetliydi. Unutmamak için yazdım, yine gitmeyi istemek, candan isteyebilmek için. Filistin bir gençlik hayali olmaktan çıkıp bir gündem olmuştu artık benim için. Hep birlikte nasıl daha iyi Müslümanlar olabiliriz sorusunu kendime daha sık sormama ve cevapları için daha çok çalışmama vesile olur inşallah diye çok dua ettim Kudüs’te.
Son söz; ilk gençlik yıllarımdan beri çok tuttuğum bir söz: “Gezmek para değil, cesaret işidir.” Ve tabi nasip işi. 

Nasibimiz açık ola!

*Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı (İstanbul: Pozitif Yayınları), 46.