Nablus

 

Filistin’deki zamanımın en büyük kısmını geçirdiğim Nablus, Batı Şeria bölgesinde Filistin yönetiminde kalan, gelişmeye çalışmakta olan bir şehir diyebilirim. Önceki yazıda hiç bahsetmemişim; Filistin taş yapıları ve kızıla bakan renkte toprakları ile kimi zaman bir kızıllık kimi zaman da bir beyazlık içinde çok güzel görünüyor bana. Yaptığımız uzun yolculuklarda cam kenarından çevreyi, tepeleri ve yerleşimleri izliyorum sürekli. Nablus’ta fark ediyorum taşın bu ülkedeki kıymetini. Sonradan öğreniyorum ki; İsrail de Nablus’tan taş satın alıyormuş. Nablus’ta her yapı taştan, taş mimarisinin çok güzel örnekleri de var, derme çatma özensiz yapılar da… Ancak taşın çevreye bir zarafet kattığı kesin… Şehri tepeden keşfettiğimiz de ise alabildiğine bir beyazlık ve yeni yeni dikilen binalarla büyümeye çalışan bir şehir görüntüsüyle karşılaşıyor gözlerimiz.
 


Taşın anlamı derin ve büyük bu topraklarda diye düşünüyorum. Taş bir mücadele biçimi; elinde sapanıyla ülkesini işgal edenlere taş atan bir çocuk figürü ile özdeşlemiştir çünkü bu coğrafya, onu uzaktan izleyen duacıları için. Bir kutsallık göstergesi aynı zamanda taş; pek çok din için kutsal sayılan ve uğruna savaşlar çıkmış, insanlar kavgaya tutuşmuş tüm yapılar taştan bu beldelerde. Hasılı, taş bir yaşam biçimi olagelmiş bu topraklarda. Kimse söylemese bile fark ediliyor bu görsellik. Kaldığım üç Filistin şehrinde de taşların ihtişamı beni etkilemeyi başardı.

Nablus’ta bir devlet hastanesinde gönüllü doktorlarımız ameliyatlarına devam ederken, şehri görmek ve fotoğraf çekmek için çıkmak istedim. Hastane yetkilileri bizi gezdirecek birini ayarladıklarını söylediler, ne güzel deyip çıktık yola. (Bu arada her zamanki gibi yol arkadaşım, eşim, yine yanımdaydı, Allah onu yanımdan eksik etmesin.) Filistin’de karşınızdaki kişiye içinizi dökmeden önce dikkatli olun derler hep, çünkü bu ülkede tarihten bu yana tüm insanlar ve dinler buluşmuştur. Onca farklılık birbirine çatmamaya gayret etmeye çalışır ve yaşayıp gider de siz gafınızla kalakalırsınız dikkat etmezseniz. J Neyse ki, bizi gezdiren kişi biz sormadan kendini anlatmaya başlayıverdi de herhangi bir iletişim kazası yaşamadan günü tamamlayabildik.

Barack, Yahudiliğin bozulmuş bir din olduğuna, Yahudilerin Babillilerin onları topraklarından sürmesinin ardından yaşadıkları zor zamanlarda Tevrat’ı bozduklarına inanan, orijinal ve bozulmamış Tevrat’ı koruduklarını söyleyen bir Samaritandı. Evet, bu taşı toprağı ve insanıyla bereketin simgesi haline gelmiş coğrafyada, dünya üzerindeki toplam 800 Samaritandan biriyle karşılaşmış ve Nablus şehrini onun rotasından gezmiş, onun dilinden dinlemiştik.

Nablus, Samaritanlar için ayrı bir öneme sahip. Çünkü onlar diğer dinlerden farklı olarak kutsallığı Kudüs şehrine değil bu şehre atfetmişler. Hz. Yakup’un on iki oğlundan Hz. Yusuf’un soyundan geldiklerini iddia eden bu topluluk, Yahudilerden soy yönüyle de ayrılıyor. Öte yandan Samaritanlar Hz. İshak’ın Nablus’ta bulunan Gerizm Dağlarında kurban edildiğine inanıyorlar. İşte kutsallığı bu dağa ve dağın çevirdiği bu bölgeye atfetmeleri de bundan sebep. Yine de inanış, görüş ve hayat tarzı olarak en çok Yahudilere benziyorlar elbette. Hatta siyasi olarak bile tarafsız değil de İsrail’e yakın bir tutum sezdim Barack’ın söylemlerinde. 800 Samaritanın 400’ü Nablus’ta Gerizm tepesinde yaşıyormuş, geri kalan 400 kişi ise Tel Aviv’e yakın Holon bölgesinde. Bu iki bölge Samaritanlar için özel olarak ayrılmış, onlardan başka kimsenin yaşamadığı, kaotik bir coğrafya içine yerleştirilmiş huzurlu bölgeler adeta. Bize kendi evinin de olduğu bu yerleşim yerini gezdiren rehberimiz sayesinde Nablus’un içinde apayrı bir yeri keşfetmiş olduk. Batı Şeria ayrımında B bölgesinde kalan bu yerleşim oldukça sessiz sakin. Kadınların kendi içlerinden evlendiği, erkeklerin ise Samaritan dinine döndürmek kaydıyla dışardan evlenebildiği bu dini topluluk, 1900’lü yıllarda savaşlar vb. etkilerle 100 kişiye kadar düşmüş, sonradan iyi bir çıkış yakalamışlar; ancak bunca güçlü din ve topluluk içinde pek de şanslı gözükmedikleri aşikâr. (:

Şaka bir yana, böyle multikültürel bir ortamı hayatımda ilk kez duyduğum bir dinin mensubuyla gezmek ayrı keyifli oldu benim için. Burak’a gelecek olursak, o tabi ki Samaritanlığı daha önce duymuş, hakkında okumuş ve adaşı Barack ile muhabbet edebilecek düzeyde idi…(Buraya bir homurdanma emojisi geliyor 🙂 )



Gerizm Tepesi’nden yeni yapılaşmalarıyla Nablus
 

Eski şehri, Osmanlı zamanı yapıları, binaları, tarihten tanıdık simaların isminin verildiği sokak ve caddeleri, eski şehir içine kurulmuş, bizim Mısır Çarşısına benzer büyük pazarı, renkli Arap halkı, çaldıkları oryantal ve Arabesk ezgilerle sokakları inleten pazarcılarıyla oldukça renkli ve tanıdık bir şehir gibiydi Nablus. Bizi gezdiren Barack da Nablus, Şam ve İstanbul’u birbirine benzettiğini söyleyerek fikrime destek çıktı. Nablus’un sahibi olan her elde anlam ve isim değiştirdiği ve en son Osmanlı Dönemi’nde camiye çevrilmiş Büyük Camii’nin Osmanlı hâkimiyetinden önce Samaritanlara ait bir yapı olduğunu söylüyor rehberimiz bozuk bir ses tonuyla. Ona ayıp olmasın diye o camiyi es geçiyor, bir başkasına gidiyoruz: El Nasır Camii’ne. Caminin yanındaki saat kulesi de II. Abdülhamit döneminde yapılmış, üç yıl önce de TİKA tarafından onarılmış.
Bugün Filistin dediğimiz topraklar tarihte çok kez el değiştirmesiyle meşhur adeta. Her gelen kendinden izler bırakmış, bazen üst üste gelmiş izler, bazen yan yana kalmış. Kudüs’te çok daha yoğun hissedeceğim bu dokuyu Nablus’ta da hissediyordum.



El Nasır Camii ve II. Abdülhamit’in yaptırdığı saat kulesi
 

Sadece Nablus’ta değil, Ramallah ve Kudüs’te de ismi sokaklara kazınmış, tarihi yapılarda, camilerde yaşayan o kadar çok kişi var ki… Hz. Ömer, Selahattin Eyyubi, Ubeyde bin Cerrah, Abdülmelik bin Mervan… Yolu bu topraklardan geçmiş ve bu toprakların kaderin etkilemiş peygamberler keza; İbrahim, Davut, Süleyman, İsa, Musa, Muhammed…(Allah’ın selamı hepsinin üzerine olsun) Filistin’e yolu düşecek herkese belki en önemli tavsiye, coğrafyanın kaderini ve kazasını bilin de gidin. Ama mutlaka gidin!

Nablus’taki günler, insanlarla, özellikle hastanede doktor ve hastalarla zaman geçirdiğim, muhabbet edebildiğim günler olması açısından önemliydi. Doktorların pek çoğu yurt dışında, hatrı sayılır bir kısmı Türkiye’de okumuş ve ülkesine geri dönmüştü. Sevindiriciydi, eğitim gördükleri yerlerin rahatına alışıp kalmayı seçmemiş olmaları. Ancak doktorlarda genel olarak gördüğüm hatta ekipçe gördüğümüz bir fazladan rahatlık ve gevşeklik oldu. Gönüllü doktorlarımızdan duyduğuma göre; hastaneler malzeme açısından oldukça iyi seviyedeydi. Dünyanın dört bir yanından yardımların ve bağışların –özellikle problemin şiddetlendiği dönemde- geldiği bir yerdi burası. Gitmeden evvel de Batı Şeria ve Gazze’nin birbirinden çok farklı olduğunu duymuştum. Her ne kadar Gazze’yi görmemiş olsam da, farkı hisseder gibi oldum. Gazze giriş ve çıkışların problemli ve çoğu zaman da yasak olduğu, ambargo uygulanan, yardım götürülmesi zor bir bölgeydi. Batı Şeria ise nispeten rahattı bu açıdan. Ancak önceki yazıda da bahsettiğim genel bir yorulmuşluk hali, hastane koridorlarına da yansıyordu. İşler çok yavaştı, ameliyat etmek üzere tespit ettiğimiz hastalara ameliyat öncesi / sonrası ulaşmak için epey güçlük çekiyorduk. Ameliyat sonrası günlerde vizite çıkan doktorlarımız her gün ayrı bir şokla karşılaşıyordu; pansumanı yapılmamış ya da ameliyatlı yerine doğru yattığı halde uyarılıp düzeltilmemiş hastalarla karşılaşmak onları epey üzüyordu.

Yaşanan pek çok aksilik sonrası Nabluslu çevirmenimiz, Türkiye’de gazetecilik doktorası yapmış Hanadi: “İşte bakın, bu yüzden Filistin halen bu durumda!” diye hayıflanıyordu. Bizi Nablus’a götüren şoförümüzün Filistin’in daha güzel yarınlara sahip olabilmesi için önerdiği çözüm ise; “İslama tekrardan sıkı sıkı sarılmak”tı.

Nablus’ta geçirdiğim günler bunları düşünmekle geçti biraz da. Filistin’in paradan, doktordan, yoldan, restorasyondan, her şeyden önce bir ufuğa ve bir umuda ihtiyacı olduğunu hissettim. Bu umudu bizde görmeleri ya da umuda giden yolda bizi örnek almaları ise üzerine çokça düşünmemiz gereken bir konu… Arapça isimler uydurulup dublajlanıp satılan Türk dizilerinden başka verecek bir şeyimiz yok mu? Kuracak bir sıcak muhabbetimiz, öğretmek haddimize değil ama birlikte öğrenebileceğimiz başka bir şeyler yok mu bu güzel insanlarla?

Künefesiyle meşhur Nablus’ta bir hastane koridorunda beni durduran ve “Türkiye’den doktorlar gelmiş diye duydum, koştum geldim, size bir şeyler ikram etmek istiyorum.” diyen, teşekkür edip vaktimiz olmadığını söylediğimizde ise bir saat sonra hastaneye elinde künefe paketleriyle gelip bize ikramda bulunan Nabluslu abiye selam olsun. Yapılabilecek bir şeyler olduğuna dair umutlarımı yeşerttiği için.

 



Nablus Refidiye Devlet Hastanesi koridorunda kahvaltılık satıcıları
 
 
Kudüs ile devam edecek inşallah.