Filistin, çocukluk ve ilk gençlik yıllarımız bizim. Post-modern muhafazakârlığın henüz derinlemesine işleyemediği dimağlarımızda vakt-i zamanında ezberlenmiş Filistin marşları vardır, aynı yerde saklıdır hâlâ… Bir hafta sonunu doğru değerlendirme meselesi olarak ailece gidilen eylemler, yürüyüşlerdir Filistin. Evin bir köşesinde her daim bir Filistin bayrağı; yine kızıştığında ortalık, yine Müslüman kanı döküldüğünde saklandığı yerden çıkarılıp balkona asılması için. Tepkisel olmayı öğrenmektir Filistin… Bir çocuk olarak, dünyanın saçmalıklarını henüz anlamlandıramayan zihinlerimizin, tanımadığı başka çocuklar için üzülmeyi deneyimlediği bir ilk gerçeklik Filistin. Mavi Marmara şehidi Furkan Doğan ile yaşıt bizler için Filistin bir gençlik heyecanı, serdeki “delikan”ın dökülmek için bulduğu yer, hayatı ve insanı, kavgayı ve barış hayalini öğrendiğimiz bir ders Filistin…
Yaşım yirmi dörde vardığında, ilk gençliğin asiliği ve hayalperestliği yavaşça yerini ümitvâr bir gerçekçiliğe bıraktığında, Filistin’e gidebilmek nasip oldu elhamdülillah. Belki çocukken ettiğim bir duanın kabulüydü bu, belki ilk gençliğimde bir türlü anlayamadığım, kafama taktığım şeyleri görebilmek için bir fırsat. Fakat bir görev olduğu kesindi, bir sorumluluk olduğu aşikârdı. Bilmiyorum kendimi nasipli saymak konusunda arsız mıyım, Filistin’e ibadet, ziyaret ve gezi kapsamı dışında, “görev icabı” gidebildiğim için…

Bir hafta boyunca bulunduğum Nablus, Ramallah ve Kudüs kentlerine dair, gördüklerime, gözlemlediklerime, üzerinde düşündüklerime dair söyleyecek pek çok şeyim var. Nasıl yapsam, nasıl sıralasam bilemedim. Çalıştığım derneğin gönüllü doktorlarıyla birlikte katıldığım bir gönüllü sağlık ekibiydi Filistin’e gidişimin ana teması. Bu nedenle işgal altındaki toprakların hastanelerine, sağlık çalışanlarına ve hastalarına dair söyleyeceklerim var.  Dört tam günümü geçirdiğim Ramallah ve Nablus’a dair söyleyeceklerim elbet… Bir yandan da son iki gün ziyaret etmek nasip olan Kudüs var, nasıl anlatılır ki? Öte yandan, İsrail işgali altındaki Filistin topraklarına ve Filistin halkına dair bir gözlem yapabilme imkânı verdi bana bu zengin içerikli ziyaret. Söz uçar yazı kalır biliyorum; dost muhabbetlerinde anlata anlata bitirmek istemediğim için yazıyorum notlarımı buraya, taze heyecanımla, sürç-i lisan edersem peşin peşin affola…
                  *  *  *

Batı Şeria & Ramallah


Filistin’e Batı Şeria gönüllü sağlık ekibi olarak gittik. Ramallah ve Nablus’ta iki farklı hastanede iki farklı branşta muayene ve ameliyatlar gerçekleştirdi gönüllü doktorlar. Sayısal verilerin önemini kaybettiği, daha fazla ameliyat yapalım derdinin yerini daha çok insana temas edelim, daha çok Filistinliye selam verelim gayesine bıraktığı bir saha oldu Batı Şeria bizim için ve gönüllüler için…Ortadoğu sahaları koordinatörü olan arkadaş da hep tekrar etti zaten, bu bölgenin diğer tüm bölgelerden farklı havasını ve insanlarıyla olan muhabbetin ehemmiyetini.

Ramallah ve Nablus’ta geçirdiğim günler ve saatler benim için çok kıymetliydi. İnsanların içinde olduğum, turistlikten çok öte bir konumda dört gün geçirdim. Bu güzel Ortadoğu kentlerinin sokaklarında daha çok vakit geçirmeyi umardım elbet; ancak görevim dolayısıyla hastanelerden çok fazla ayrılamadım. Ramallah’ta sokakları yürüyerek turlamaya hiç vakit bulamadım, araçla bir yerden başka bir yere giderken, şehre girer ve çıkarken yaptığım gözlemler dışında uzun boylu laflar edemeyecek oluşum bundandır. Nablus’ta ise bir parça gezme imkânı buldum. Hem de dünya üzerinde yaşayan sekiz yüz inananı kalmış bir inancın mensuplarından biriyle. Her yönüyle fantastik, doyurucu, öğretici ve anlamlı bir yolculuktu Filistin, sözün özü.

Batı Şeria, Kudüs’le sınır, doğusunda Şeria Nehri ve Lut Gölü ile çevrili bir bölge. Adını Şeria Nehrinden alsa da bizim aklımızda hep Filistin yönetiminin elinde tuttuğu, haliyle karışıklıkların, kavganın devam ettiği topraklar olarak yer etmiş durumda. Tel Aviv’den Kudüs’e, oradan Ramallah’a, oradan Nablus’a geçmek ve üç gün boyunca Ramallah-Nablus arasında mekik dokumak, virajlı ve bozuk yollarıyla, hızlı ve öfkeli taksi şoförleriyle, sayısız kontrol noktası ve İsrailli askerleriyle, uzaktan parıldayan Yahudi yerleşim bölgeleriyle ve Filistin halkının yaşadığı derme çatma bölgelerin tepelerden görüntüsüyle muhatap olmaktı. Tüm bu yolculuklar, haritanın bu karışık bölgesini yakından görmek ve hatta üzerine basa basa anlamlandırmak demekti benim için.

Gittikten sonra detaylarıyla öğrendim ki; Batı Şeria bölgesi,1993 yılında İsrail ve Filistin yönetimi arasında imzalanan Oslo Anlaşması ile parçalara bölünmüş bir bölgeymiş. Area A, B ve C’den oluşan Batı Şeria’nın A bölgesi tamamen Filistin yönetiminin kontrolünde, B bölgesi ise sivil olarak Filistin’in kontrolünde iken güvenlik kontrollerinin İsrail ve Filistin tarafından ortak olarak yapıldığı yerlere verilen isim. Yukarıda bahsettiğim yolculuklarda anlayamadığım noktayı tam da bu bilgiyi öğrendikten sonra anladım diyebilirim. Filistin’e ait ve Filistinlilerin yaşadığı bölgelerde bile sürekli bir kontrol noktasına yakalanmamız bundan sebepmiş herhalde… C bölgesi ise tamamen İsrail’in kontrolünde olan bir bölge ki; bu da Batı Şeria topraklarının %63’ünü oluşturuyor. Yani Filistinliler kendilerine bırakılan bir avuç toprakta, işgal altında yaşamaya çalışıyor. “İşgal altında” ibaresi bu toprakları gidip görene kadar kafamda bu denli oturmamıştı. Ancak gördüm ki; işgal altında yaşamak tam da işgal altında yaşamak demekmiş… Hayat devam ediyor, Filistinliler gülüyor, eğleniyor, işe gidip geliyor, hasta olup hastaneye geliyorlar. Tüm bunları normal olmaktan çıkaran şey ise geleceklerinin hiçbir şekilde belli olmaması. Gelecekten kastım önlerindeki aylar ya da yıllar değil. İşgal altında yaşamak demek yarınını, iki saat sonranı hesap edememek demekmiş.

Ramallah’ta bir otelde kaldığımızı duyan bir Nabluslu doktorun söyledikleri bu bağlamda anlam kazanıyordu. Nablus’taki hastanede çalışacaksak Nablus’ta, hastaneye yakın bir otelde kalmamız gerektiğini öğütlemişti; kontrol noktalarından sıkıntısız geçtiğimizi söylediğimizde ise bunun bir garantisi olmadığını, sabah sorunsuz geçmenizin akşam bir problemle karşılaşmayacağımız anlamına gelmediğini söylemişti bize. Filistinli şair-yazar Mourid Barghouti, Şairin Filistini isimli çok başarılı bir üslupla yazdığını düşündüğüm kitabında aynısını söylemiyor muydu?

“İşgal kendi işlerinizi kendi usulünüzle görmenizi engeller. Hayatın ve ölümün her cephesine musallat olur; özleme, öfkeye, arzuya ve sokakta yürümeye musallat olur. Herhangi bir yere gitmenize ve oradan geri dönmenize karışır, markete, hastanenin acil servisine, kumsala, yatak odasına ya da uzak bir başkente.”(49)

Tam olarak böyleydi işte. Şairin anlattığı Filistin’di. Bir haftalık ziyaretimizde sayamadım kaç kez takıldık kontrol noktasına, kaç kez pasaportlarımıza uzun uzun bakıldı, kaç kez nereden gelip nereye gittiğimiz soruldu… Kadın-erkek, zenci-beyaz, daha anlayışlı ya da sinir bozucu fark etmez, ortak özelliği genç bir İsrail askeri olmak olan, donandığı tam teçhizat silahlarıyla sürekli karşımızda beliren bu güruh, işgal bekçileriydi. Nablus’taki hastaneden Ramallah’taki otelimize döndüğümüz akşamlardan birinde karşılaştığımız manzarayı unutmasın zihnim istiyorum. İşgal altında yaşamanın ne demek olduğunu unutmayayım ki duamda hep yer alsın bu mağrur halk… Yine bir kontrol noktasındaydık. Birkaç metre önümüzdeki arabalardan ikisini durdurup kenara çeken İsrail askerleri, içindeki gençleri duvara dayayarak ve üzerlerine o koca tüfekleri doğrultarak aradılar üst başlarını, bir şeyler sordular, izledik biz de. İzleyebildiğimiz kadar. Çünkü Filistinli şoförümüz sürekli uyardı bizi önümüze bakmamız konusunda. Dikkatlerini çekmemeliydik, aynı konuma düşmemek için hiçbir sebebimiz yoktu.

Savaş uçağı sesleri, daha önce yakından görmediğimiz silah teçhizatlarıyla asker ve polisler, sürekli sorgu-sual hali Batı Şeria topraklarında bir an peşimizi bırakmadı. İnsanlarsa buna çoktan alışmış görünüyordu. Türkiye’den gelen ve içinde az ya da çok bir heyecan barındıran bizler için bu kabullenilmiş çaresizliği anlamak ve kabul etmek zordu. Akşamları yemeklerde bir araya gelen ekip olarak bunları konuşuyorduk. Ben biraz daha empati kurabildim sanırım. Yüz küsur yıldır bu hengâmenin içinde, sevdiklerini kaybetmiş ve kaybetmeye devam eden bir halk bu. Siyasetçilerin siyasetle çözemediği, savaşçıların savaşarak bitiremediği bu kötücüllüğe karşı umursamazlığı seçmişler belki de. Belki göremedikleri yarınlarına dair umut da edemiyorlar haklı olarak, belki bıkmışlar, belki yorulmuşlar. Bizde zaman zaman moda olagelen bir boykot çabaları da yok, küsmüşler belki mücadelenin bin bir türüne. Bunların hepsi anlaşılabilir benim için. Yine de üzülüyor insan, üzülüyoruz. Kaybettikleri inancı ve motivasyonu geri kazanabilmeleri için biz neler yapabiliriz diye tartışıyoruz. Önce kendi inanç ve motivasyonumuzun geri gelmesi için çabalamamız gerektiği sonucu çıkıyor…

Ve Ramallah bahsini yine Barghouti’den bir alıntı ile bitirmek istiyorum:

“Ramallah’a ait en güzel şey halkının misafirperverliği ve içi-dışındalığı. Dokusu Hristiyan ve Müslümanca. İki dinin ritüelleri kendiliğinden bir edayla birbirine karışmış. Sokaklar, dükkanlar ve şehrin kurumları noelde, yılbaşında, Ramazanda, Ramazan bayramında, paskalyada ve Kurban bayramında süslenir. Ramallah itikat ayrımı ve ihtilaf bilmez.”




Nablus ve Kudüs notları ile devam edecek inşallah…



* Mourid Barghouti, Şairin Filistini, (İstanbul: Klasik Yayınları,2004).