Ne ara oldu bilmiyorum ama iletişimci oluyorum galiba!
Üç aydır bir kurumun kurumsal iletişim bölümünde çalışıyorum. Kader, kısmet. Yüksek lisans için sop yazıyorum, pedagojik formasyon alıyorum derken kendimi iş hayatının içinde, birçok farklı sorumluluğu taşırken buldum. Neyse konumuz bu değil, ben ekmek paramı kazanıp kadınların iş hayatında verdiği emek ve mücadeleye ortak oladurayım; iletişim sektörünün handikapları, açmazları, ironileri, düşündürücü ve üzücü yanları yavaştan kendini göstermeye başladı bile…
Bugün Taksim’de bir PR ajansıyla yaptığımız janjanlı bir marka iletişimi toplantısının orta yerinde gözlerim önümdeki not defterimin beyazlığına daldı bir an; kafam Oğuz Atay’ın “Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya”* öyküsüne gitti. Birkaç farklı derste üzerinden konuştuğumuz, bazı ödevlerimi hakkında yazdığım bir metin olarak bende yeri ayrı olan hikâyenin birçok pasajı zihnimden okuduğum baskısının fontu ile aktı adeta. Masada çeşit çeşit insan oturmuş aynı şeyden bahsediyorlardı: “Ama bu kadar az detayla ben bu hikâyeyi satamam!” “Bakın X hanım, ben bu hikâyeyi bir kez çevreme sattım; artık bunun içini dolduracaksınız.” “Bize vurucu fotoğraf lazım, hikâye ancak bu şekilde satar.”
Mevzu anlaşıldı herhalde, yuvarlak masada oturmuş bir grup takım elbiseli, topuklu ayakkabılı, modern ya da muhafazakâr modern iletişimciler olarak “Hikâyeyi satma”ya çalışıyorduk.
***
Oğuz Atay “Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya”da iletişimsizliğin, yalnızlığın ve sanatçının varoluş sorunsalının mükemmel monoloğunu verir. Başkahraman devletin demiryollarına ait, adı sanı belirsiz bir istasyonunda “hikâye satıcısı” olarak çalışan anlatıcıdır. Ondan hariç biri kadın diğeri Yahudi iki hikâye satıcısı daha vardır. Bu köhne mekânda, karınlarını doyurabilmek, hayatta kalabilmek için zor şartlar altında hikâye yazıp tren yolcularına satmaya çalışan bu hikâyecilerin sıkıntılarını anlatıcı kahramandan dinleriz öykü boyunca. Sucuk ekmek, ayran ve elma satıcılarıyla yan yana hikâye sattıkları için kendilerini değersiz hisseden, hatta onlar kadar bile “tutulmayan” bu hikâyeciler istasyon şefinden oldukça şikâyetçidir. Devleti sembolize eden şef, onlara iyi davranmamakta, hikâyelerini satabilmeleri için onları tren istasyona vardığında uyandırmaya bile tenezzül etmemektedir. Bununla kalmayıp onlara “memur hikâyeciler” demekte; hikâyecilerimiz devletten maaş almadıklarını, sadece devletin izin verdiği şartlarda ve ölçüde yazıp insanlara satış yaptıklarını söylediklerinde de onlara “esnaf hikâyeciler” sıfatını layık görmektedir.
Hikâyeci kahraman, bu sıfatlandırmalardan son derece rahatsızdır; o kendine kalırsa bir sanatçıdır. Sanatını icra etmesine müsaade edilmeyen bu ortamda var olmaya çalışmaktadır. Atay’ın hikâyecisinin söylediklerinin altında yatan vurgu bunlarla sınırlı değildir. Bana günün ortasında, ciddi bir iş toplantısında kendini hatırlatan bu muzip hikâye, kendi içindeki hikâye ile günümüzün “iletişim” adı verilen iletişimsizliğine, hikâyeyi satılacak bir meta olarak gören düşüncenin gerçekliğine bütün kurgusallığıyla karşı çıkar. Ve o kadar da iyi eder ki…
“Zaten satacak çok malımız da yoktu. İstasyon şefinin köhne daktilosunda her hikâyeden ancak bir iki kopya çıkarabiliyorduk. Son kopyalar da oldukça silikti, bunlara pek alıcı bulamıyorduk. Hikâyeler bir iki kere satılmadı mı, eskiyor; onlara müşteri bulmak güçleşiyordu. Çünkü güncel konuları işleyen hikâyeler yazıyorduk ve bir iki günlük modası geçmiş hikâyeleri uzattığımız zaman yolcular, yüzlerini buruşturarak ‘Bunları biliyoruz, yeni şeyler yok mu?’ diyerek bayat hikâyelerimizi suratımıza fırlatıyorlardı. O zaman da elma ve ayran satıcılarına kaptırıyorduk sıramızı.”
İlk iki cümleyi yazmamış olsaydım bu alıntıyı pek ala bugünkü iletişim toplantımdan diye yutturabilirdim size de kendime de. Çünkü Demiryolu Hikâyecilerinin hikâyeleri de ince kâğıttan olduğu için sigara sarmak için kullanılan, bir bardak ayran içebilmek için takas edilen, istasyon karanlık yahut yazılar silik olduğu için değersiz addedilip alaka görmeyen ve eskiyen, bayatlayan; günün hızına, trenin vagonlarının istasyonda kaldığı kısacık süreye yetişemeyen materyaller olarak görülüyordu. Bugün bizim de -iletişimcilerden bahsetmiyorum “biz”den bahsediyorum- yaptığımız tam olarak bu değil mi? İnsana karşı ve onun biricik hikâyesine, yaşanmışlığına, mutlu mutsuz anlarına/anılarına, acısına ya da dramına karşı yaptığımız Demiryolu Hikâyecilerine yapılandan farksız değil. Bir fotoğrafta anlatılan duygunun, dikkat çekilen manzaranın, gösterilen tebessümün eskimesi için sayfa yenilendiğine üzerine yeni bir fotoğraf düşmüş olması yeterli. Ne yazık ki; elmayla armudu, sapla samanı karıştırıp hikâyelerimize aç karnına yediğimiz sucuk-ekmek kadar anca değer veriyoruz.
Demiryolu Hikâyecisi kahramanın deneyimi her yönüyle sarsıcı. Öykünün devamında diğer arkadaşlarını kaybeden kahraman anlatıcı yavaş yavaş zaman ve mekân mefhumlarından da kopmaya başlar. Hangi zamanda olduğunu bilmiyordur. Ve hikâyelerini satacak müşteri kalmadığında onları başka yerlere postalamak istediğinde hiçbir adres de yoktur kafasında, kendi adresi dâhil. Öykünün son cümlesini bilmeyen yoktur; defalarca duysam, okusam, söylesem de sıkılmayacağım bir sonla biter öykü:
“Ama gene de ona yazmak, onun için yazmak, ona durmadan anlatmak, nerede olduğumu bildirmek istiyorum.
Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”
Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”
Okuyucusunu arayan bir yazarın, satıcı olmak zorunda olduğu, zamanın, mekânın, hiçbir şeyin değeri olmayan bir istasyon. Atay bizden bahsediyor. Daha doğrusu olmayışımızdan.
İnsanı dinlemiyor, hikâyesini okumuyoruz. Paylaşımını likelıyor, sonra hayatı hakkında yorumlarda bulunuyoruz.
İletişimciler de insanı okuyamıyor, hikâyesini anlatmaya çalışmıyorlar. O hikâyeyi satmaya çalışıyorlar. Muhatap oldukları dünya ise zaten alıcıdan, müşteriden başka bir şey değil.
Atay’ın hikâyecisi “satıcı, memur, esnaf” diye anılmaktan bunca mutsuzken, bizse halimizden memnun görünüyoruz şimdilik. Kendi hikâyemize yabancı, yanımızdakinin hikâyesine kayıtsız.
*Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken (İstanbul: İletişim Yayınları, 2014), 185-196.
Bir cevap yazın