Günü aydın yapan bir şey var mı?

 
Ramazan’da sosyal medya hesaplarımı kapatmıştım. Günlük hayat karmaşasından sonra bir de sosyal medyadaki karmaşa hiç çekilmiyor. Hele Ramazan’da… Eskiden yazının, sözün, görüntünün bir değeri vardı. Herkes yazıp çizemez; her görüntü herkes tarafından görülemezdi. Az olanın kıymetli olması kadim bir alışkanlığımız bizim; çoğun, çokluğun, bereketin kıymetini bilemeyen aciz insanlarız ne yazık ki. Oysa şimdi sosyal medya aracılığıyla her bir bireyin gazeteciye, yazara, fotoğrafçıya, siyaset bilimciye, yorum makinesine dönüştüğü bir devranın içine girmiş; dönüş hızından kendimizi kurtarmaya çalışıyoruz adeta.


Mübarek Ramazan ayında, rahmeti ve bereketi ıskalamamak, saçmalayan bir insanlar yığınının içinde debelenip de anın lezzetini kaçırmamak için kapatıvermiştim işte hesapları ani bir kararla. Çok da iyi etmişim. Bayramda “bayram paylaşımları”nı, gidilen memleketleri, ziyaret edilen akrabaları görmek; insanların bayram neşesine ortak olmak için tekrardan bir bakayım diyerek geri döndüğüm bu değersizlikler dünyası, bayram sonrası tüm vahşeti ve sarsıcılığıyla yine günlerimi zehir etmeye, hayata dair umut ettiklerim karşısında beni çokça hayalperest az da umut arsızı kılmaya kaldığı yerden devam ediyor.

“Şüphesiz Allah, insanlara hiç bir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar.” (Yunus Suresi, 44. Ayet)

İnsan neden kendine böyle zulmeder? Üzüntü, mutluluk, korku, acı, umut gibi en temel, insanî duyguları öylece, olduğu gibi, en saf ve doğal haliyle yaşamak varken, insan neden üzüntüsünün içine bir isyan, korkusunun içine bir kavga, umudunun karşısına bir öfke, mutluluğunun berisine bir kıskançlık yerleştirir? Merak ediyorum; kaç zaman oldu bir insanın çok mutlu olduğunu gördüğümüzde kalbimizde sadece mutluluk duygusunun belirdiği… Ya da en son ne zaman tanımadığımız, bilmediğimiz, aynı ruh dünyasını paylaşmadığımız birileri öldüğünde, sadece ölüme karşı verilmesi gereken tepkiyi geliştirip üzüldük? Korktuğumuzda bir yandan kafamızda başka hesapların dönmediği, acı çektiğimizde “neden ben?” demeyip acıyla bütünleşip, onu gerçekten hissettiğimiz günler neden bu denli uzakta kaldı? Ya da hiç gelmemişler miydi bilmiyorum.

İşte bazen -hatta çoğu zaman demeliyim- Facebook’ta haber kaynağında dolanırken, Twitter’da Timeline’a göz atarken kendime zulmettiğimi fark ediyorum. Kendilerine zulmeden onca tanımadığım, bilmediğim insanın yorumlarına, isyanlarına, kavgalarına, şiddet içerikli görüntülerine, ahlaksızlıklarına maruz kaldığım için. Buna müsaade ettiğim için.

Dünyada olup bitenler, memleketin hâli pür melali hakkında söz söyleyip aforizma kasmak, komplo teorileri üretmek vs. için bir akıllı telefona sahip olmak yeterli. Bırakın çocukları, yetişkinlerin bile gördüğünde psikolojik açıdan olumsuz etkileneceği görüntüleri servis etmek için yeni modellere geçseniz iyi ederseniz, çözünürlüğü yüksek olsun, daha başarılı fotoğraflarınız olsun (!) Bir de itiraf edeyim: Gerçekten her şeyi en iyi siz biliyorsunuz. Tabii, herkesin farklı görüşleri var. Ama o sizin söyleyip meseleyi taşıdığınız boyut yok mu?! İşte hiç kimsenin erişemediği nokta… Rabbim, herkesin kendisini en doğru bildiği bir diyarda eğri gezmek ne zor!

                                                              * * *

Bayramda sosyal medya hesaplarımı tekrardan açarak yaptığım koca yanlışlığın yanında bir iki doğru iş de yaptım neyse ki. Sıla-i rahim. Akrabaları ve yaşlıları ziyaret. Yarısı göçmüş yarısı kalmış büyükanne ve büyükbabalarımın yanında vakit geçirirken bulduğum huzuru, belki bir de ziyaret ettiğimiz evlerdeki çocuklarla oynarken bulabildim. Bu hiç garip değil, çok da insanî. Dünyalık meselelere en uzak bu iki yaş grubu beni kocaman bir mıknatısla kendine çekiyor gibiydi. Onlarla olan diyalogumda mutluluğun da hüznün de en saf halleri vardı. Bir şekere dünyalar onun olmuş kadar sevinen bir çocuğa, yüzündeki buruşuklukların ona çok şey öğrettiği ve artık hayata dair hiçbir hırsı kalmamış, her geçen gün “bugün de ölmedim” diye iç geçiren bir ihtiyara nasıl anlatabilirsiniz tüm bunları. Ölülerini yarıştıranlar var, kendisini mutsuz addedip mutlu insan görmek istemeyenler var. Yaşanan her menfi olayı ideolojisini cilalatmak için kullanan var, samimiyetsiz var, ahlak yoksunu var, aldığı eğitimi ve Allah’ın ona bahşettiği zekâyı O’nun rızasına uygun olmayacak işlerde kullanan var, Allah’la aldatan, Allah’la aldatana aldanan var, var da var…


Tüm bu hayal kırıklıklarının ve ânı çalan hoşnutsuzlukların yanında neyse ki bir de “insanlar” var. Hâlâ… İnatla, umutla.

İnsandan insana -şükür ki- fark var. Nerde okumuştum anımsamıyorum, ama inanıyorum.

Allah’ım ne olur beni onlarla karşılaştır daima.

 

(Şiirleri bölerek paylaşmayı sevmiyorum. Bölünecek gibi olsa şairi bölerdi herhalde. Yazıyı yazarken bana birdenbire kendini hatırlatan bu şiiri de böylece bırakıp kaçayım. Kaçacak bir yer arayışına doğru…) 

Kırmızı kiremitler üzerine yağmur yağıyor

Evimizin tahtadan olduğunu biliyorsunuz

Yağmur yağıyor ve bazı tahtalar vardır

Suyun içinde gürül gürül yanan

Dudağımı büküyorum ve topladığım çalıları

Bekçi Halilin kız kardeşinin oğluna ait

Daha doğrusu halasından kendisine kalacak olan

Arsasındaki yıkık duvarın iç tarafına saklıyorum

Hiç kimsenin bilmesine imkan yok

İmkan ve ihtimal bile yok sizin bilmenize Bay Yabancı

Ve yağmur yağıyor ben bir şeyler olacağını biliyorum

Ellerime bakıyorum ve ellerimin benden bilgili

Bir hayli bilgili olduğunu biliyorum

Bilgili fakat parmaklarım ince ve uzun değil

Sizin bayanınızınki gibi ince ve uzun değil

Annemi babamı karıştırmayın işin içine

İnanmazsınız ama onların şuncacık

Şuncacık evet şuncacık bir alakaları bile yok

Sizin def olup gitmenizi istiyorum işte o kadar

Ali de istiyor ama söylemekten çekiniyor

Halbuki siz insanı öldürmezsiniz değil mi?

Gidiniz ve öteki yabancıları da beraber götürünüz

Tuhaf ve acaip şapkalarınızı da beraber götürünüz emi

Boynunuzdaki o uzun ve süslü şeritleri de

Kirli çamaşırları tahta döşemelerin

Üzerinde bırakmamanızı yalvararak istiyeceğim

Yalvararak istiyeceğim diyorum Medeni Adam

Siz bilmezsiniz size anlatmak da istemem

Kardeşim Ali gömleğinizi mutlaka giyecektir

Halbuki ben Bay Fransız sizin gömleğinizi

Hatta Matmazel Nikolun o kırmızı ipekli gömleğini

Hani etekleri şöyle kıvrım kıvrımdır ya

Bile giymek istemem istemiyeceğim

Evimizin tahtadan olduğunu biliyorsunuz

Kibrit gibi iç içe sıkışmış tahtadan

Hem şu bildiğiniz usule de lüzum yok

Tepesi demir askerleriniz babamı alıp götürmeseler

O zaman siz görürsünüz Bay Yabancı

Ağaçların tepesine çıkabileceğimizi

Ben ve kardeşim Alinin anlayabileceğinizi umarım

Siz uyuduktan sonra odanıza girebileceğimizi

-Ben bunu ispat edeceğim-

Hani sizin şu yüzü kurabiye bir bayanınız var ya

Beyaz ve yumuşak

Hani tepesinde ikisi kısa biri uzun üç tüy var

Onu siz başka yerlerden getiriyordunuz

Sayın Bayanınızın gözleri çakmak çakmak yanıyordu

Siz ötekini Bay Yabancı gizli gizli öpüyordunuz

Elinizle onu belinden tutuyordunuz sonra öpüyordunuz

Siz bizi görmüyordunuz

Biz ağacın tepesinden seyrediyorduk

Siz onu çok öpüyordunuz

Ötesini söylemiyeceğim Bay Yabancı

Ben siz belki bilmezsiniz on yaşındayım

Annem böyle konuşmak ayıptır dedi

Annem o kadına şeytan diyor

Bizim kediler de ona tuhaf tuhaf bakıyorlar

Siz şeytanı çok seviyorsunuz galiba Bay Yabancı

Siz şeytanı niçin bu kadar çok öpüyorsunuz

Kabul ediyorum sizinki bizimkinden daha güzel

Ama bizimki sizinkinden daha efendi daha utangaç

Onu hiç görmedim o bize hiç gelmiyor

Hele yağmur onu hiç deliğinden çıkarmıyor sanıyorum

Ben yağmuru çok seviyorum Bay Yabancı

Sizin ıslak saçlarınızı hiç sevmiyorum

Tunusluların saçlarına benzemiyor sizin saçlarınız

Bizim saçlarımıza benzemiyor sizin saçlarınız

Ben karayım beni de amcamın oğlu seviyor

Sizin o kadını sevmiyor Süleyman

Süleyman benden başka kimseyi sevmiyor

Ben de onu seviyorum

Onu ve bizim evi seviyorum

Bizim evin her tarafı tahtadandır

Ayrıca matmazelin üzerine

Bir akrep atabileceğimi de düşünün

Tam karnının beyaz yerinden tutarsanız bir şey yapmaz

Ama onu Matmazel bilmez ki o tam kuyruğundan tutar

Sizin Matmazel bir ölse siz onu bir daha göremezsiniz

Halbuki bizim ölülerimizi teyzem görüyor

Onlarla konuşuyor onlara ekmek veriyor

Onlar ekmek yiyor anladın mı Bay Yabancı

Matmazel bir ölse ona kimse ekmek vermez

Onun için gidip şapkalarınızı da beraber götürün

Melekler bir demir parçasının üzerine oturmuşlar

Her biri bir damla atıyor aşağıya

İşte yağmur bunun için yağıyor

Ben bunun için yağmuru seviyorum

Yağmur bizim için yağıyor

Çalılar için Süleymanın tabancası için

Kalkıp gidin kırmızı kiremitler üzerine

Bizim tahta evin üzerine yağmur yağıyor   (Sezai Karakoç)