Japonya Gezi Notları
Neredeyse bir buçuk yıl oluyor, alıp başımı gitme ve gezebildiğimce dünyayı gezme isteğimi hayata geçirmeye çalıştığım zamanlarda, eşimin peşimden gelip evlenme teklifi ettiği; daha doğrusu “gezme garantili evlenme teklifi” 🙂 edip aklımı çeldiği günler geçeli. Tutup tutamayacağından emin olmasa da içten verilmiş bir söz demek ki diyorum. Başka türlü, bu sene leyleği havada görmemizin mantıklı bir açıklaması olamaz çünkü. Öte yandan, gezmenin para değil cesaret işi olduğu gerçeği her zaman başköşesinde oturuyor aklımızın. Kaybolmaktan, aç kalmaktan, çok yorulmaktan korkmamak ve karşına çıkan fırsatları anında değerlendirmek gerek. Birçok meseleye karşı takındığımız tavır gibi bunda da -bir haftalık Japonya gezisinde- “Amaan bir daha ne zaman gideceğiz değil mi?!” diyerek çıktık yola…
Dolu dolu geçen, şimdiye dek gördüğüm pek çok Avrupa şehrinden farklı, bambaşka bir havayı soluduğumuz, bir hafta boyunca muhatap olduğumuz çekik gözlü onca insan sonrası “Bu çekik gözlülerin hepsi de birbirine benziyor caanım!” gibi bir algı yanılmasından kurtulmamıza vesile olan hoş bir geziydi, hamdolsun. Gezerken uzun uzun yazamadım tabii; ancak gözlemlerimi kısa kısa not ettim. Hem bizden sonra Uzak Doğu’ya açılmak isteyen arkadaşlar olur düşüncesiyle hem de asıl kendim için, görüp de sevdiklerimi, hoşlanmadıklarımı, hayret ettiklerimi unutmamak için. Anıları kalıcı hale getirmenin en güzel yollarından biri değil midir yazmak?
İki gün Kyoto, bir gün Nara ve dört gün de Tokyo’yu gezdik bu bir haftalık gezimizde. Şimdi baktığımda diyorum ki; Tokyo’ya daha az zaman ayırıp Kyoto’da bir gün daha kalabilir, Nara’yı günübirlik gezmektense bir gece de orada konaklayabilirmişiz. Tabi bu düşüncemin kaynağı benim de eşimin de daha geleneksel ve tarihi yerleri görmekten haz ediyor oluşumuz. Hal böyle olunca Tokyo’nun son günlerinde devasa teknolojik marketlerin arasında parasız pulsuz, hobi olarak teknolojik ürün fiyatlarını incelerken bulduk kendimizi. 🙂
İlk durağımız Kyoto’dan başlarsam, öncelikle söylemem gereken şey “sadeliğin ihtişamı” olur; zira beni oldukça etkileyen ve gözlerimi kamaştıran bir ihtişam bu. Kyoto şehri, 1868’e kadar Japonya’ya başkentlik etmiş, kelime anlamı “başkentlerin başkenti” demek olan, içinde bu anlama yakışacak seviyede tarihi ve kültürel motif barındıran, City of Ten Thousand Shrines diye lakap takılan bir şehir. Birkaç güne sığdırılamayacak kadar çok tapınak, anıt ve tarihi bölge var bu eski başkentte. Tapınaklar ve iki yanına ya da o bölge içinde bir yere inşa edilmiş pagodalar, büyük sayılabilecek bir yeşil alan içine yapılmış. Öyle ki; Ginkakuji ve Kinkakuji Tapınakları yemyeşil bir alanın içindeki göletin üzerinde bulunan adacığa inşa edilmiş halleriyle insanın cennete dair hayal gücünü güçlendiriyor. Şimdiye dek yakından görme fırsatı bulduğum ibadethanelerden üçüncüsü Budist tapınakları. Tapınakların kuruldukları alanın korunan doğallığı ve doğanın güzelliği, tapınağın içine girdiğinizde arkanızda kalıyor. (Birçok tapınağın içine giriş izni yok, kapısından bakabiliyorsunuz; ancak birkaç tanesi turistik ziyarete açık.) Çünkü tapınaklar da aynı Avrupa’daki kiliseler gibi karanlık ve donuk yapılar. Bu yönüyle camiiler, diğer ibadethanelerden farklı olarak içerisinin aydınlığı ve yaşanılabilir ferahlığıyla kendini anımsatıyor tapınak gezimizde. Ancak bu tapınaklarda olup diğer ibadethanelerde görmediğim bir şey var ki; o da sadelik. Ne içinde ne dışında gösterişe önem verilmiş bu tapınakların. Heybetli bir görüntüleri de yok, içlerinde veya yapılırken kullanılan malzemelerde bir zenginlik belirtisi de. Gezdiğimiz tapınakların tamamına yakını tahtadan yapılmış, görece küçük ve kısa yapılar. Pagoda denilen tapınağın yanında yer alan yapıların kimisi uzun olabiliyor; onlar da Tanrının gök katlarını simgelediği içinmiş. Günümüze de pagodaların orijinal hali pek kalmamış; depremlerde ya da İkinci Dünya Savaşı’nda yıkılan, zarar gören tapınaklar sonradan onarılmış, daha kısa katlı pagodalar inşa edilmiş. Sadeliği seviyorum diye midir bilmem; Kyoto’nun bu dokusu gezi sonrası zihnimde tazeliğini koruyan görüntülerle unutturmuyor kendini bana.
| Ginkaku-ji ve Kinkaku-ji Tapınakları (Silver and Golden Pavilions) |
| Kiyomizu-Dera Tapınağı |
Kyoto turumuzun ilk günü sabah başlayıp aralıksız devam eden yoğun yağış eşlik ediyor bize. Biraz moralimiz bozuluyor tabii; şemsiyemiz olmasına rağmen sırılsıklam oluncaya kadar geziyoruz. İkindi vakitlerinde üzerimizde kuruyamayan kıyafetlerimizle tir tir titremeye başladığımızda koşar adım otelimize dönüyoruz. O akşam yaptığım içten duaları kabul eden Rabbim, gezinin sonuna kadar bir daha hiç zor durumda kalacak kadar çok yağış göndermiyor Mikail vasıtasıyla Japonya göğüne.
Gezmesi hızlı şekilde en az iki saat süren Kiyomizu-dera Temple bölgesi, bu yağışlı hatıralarımızı bıraktığımız yer. Turuncu renkli pagodaların kalbimi çaldığı, bir yandan tepemizde şemsiye tutmaya çalışırken bir yandan da bir teknoloji harikası selfie sopamızla, beraber fotoğraf çekilmeye çalıştığımız ve daha ilk günden jetlagin ve yağmurun etkisiyle telef olduğumuz yer! 🙂 Bu temple’ın çok yakınında Gion Bölgesi var, içinde yine turunculu turunculu Yasaka Shrine’ı da barındıran, Kyoto’nun Sultanahmet’i Eminönü’sü diyebileceğimiz, tabi daha küçük bir alan kaplayan mistik ve otantik dükkânların mekân tuttuğu çok şirin bir bölge. Bu mekânın içine bir de tarihten fırlamış gibi duran, kimonolu kadın ve erkekleri koyduğunuzda, yağan yağmura ve soğuk havaya aldırmadan gezinin keyfini çıkarmaya başlıyorsunuz, bizim gibi!
Tapınaklar, pagodalar, shrinelar, Kyoto’nun kültürel ve dini tarihi hakkında fikir verebilecek yapılar bahsi epey uzun. İsimlerini çabucak unutup, haritadan kontrol ederek yazdığım ve burada bahsedemediğim daha birçok yapısı ile Kyoto, değişik bir kültürü görerek, gözlemleyerek gezmek için çok güzel bir şehir. Uzun yıllar başkentlik yapmış ve bugün de Kyoto-Osaka-Kobe şehirlerinden oluşan vilayete baş şehirlik yapan 1.5 milyon nüfuslu büyük ve gelişmiş bir şehir olmasına rağmen kültürel mirasını ve doğal güzelliklerini büyük bir özenle koruyor olması ise takdir edilesi ve özenilesi bir özelliği. Zira Tokyo, ilerleyen günlerde bu açıdan sınıfta kalmayı başaracaktı gözümüzde.
Japonya uzağından da olsa Doğu kültürünün oluşturucu ve yaşatıcılarından bir memleket olarak, bize, Anadoluluğa has sandığımız özelliklerimize benzer yönleriyle dikkatimi çekti gezi boyunca. İlk olarak Kyoto’daki otelimize vardığımızda, odamıza kadar eşlik eden otel görevlisinin kapımızın girişinde bize ayakkabılarımızı çıkarttırması ve “Bizde içeride ayakkabı giyilmez, sizle benzeriz bu konuda.” demesi ilk şaşkınlığı yaşatmıştı bana. Tokyo’daki ikinci otelimizde de kapıdan girdiğimiz gibi karşımızda iki çift ev terliği bulmamız, şaşkınlığımı geçirip benzerlikler üzerinden bağ kurmaya başlamama neden oldu. Kyoto’dan Nara’ya ve Tokyo’ya geçerken, en sevdiğim eylemlerden biri olan trenin camından dışarıyı izlemek etkinliğim sırasında fark ettiğim de tüm evlerde bizim kullandıklarımıza çok benzeyen perdeler olmasıydı. Oysa Danimarka’da yaşadığım beş ay boyunca kaldığım odanın karşısındaki apartmanların her bir camından bir başka hayata dair izleri istemeden de olsa yakalamaya neredeyse alışmıştım. Ve gezi boyunca uğradığımız her durakta fark ettiğim önemli bir diğer husus ve dahi benzerlik de temizlik ve tuvaletlerdi. Tuvalette sadece su değil, o suyun ısısını, seviyesini ve yönünü ayarlayabileceğiniz bir kumanda bulmanız da işin Japon teknolojisi boyutuydu elbet! 🙂 Gezdiğimiz tüm şehirlerde sokaklar ve caddeler tertemizdi. Sonradan okuduk ki; sokaklarda çöp kutusu olmamasına rağmen Japonlar çöplerini ceplerinde taşıyıp çöp kutusuna eriştikleri bir yerde atarlarmış. Özellikle Tokyo gibi kalabalık bir metropolde temizliğin bu derece dikkat çekmesi, “isteyince oluyor demek” dedirtti.
| Tapınaklardan birinin girişi |
Temizlik bahsi açılmışken ekleyebileceğim birkaç detay daha var: İstanbul’dan kalktığımızda uçakta ilk dağıtılan oldukça sıcak dezenfekte mendilleri oldu. Önce bunu THY’nin uzun uçuşlarına yönelik bir hizmeti sandık; ancak gezi boyunca girdiğimiz her restoranda (ki bunların sayısı oldukça az, malum yemek problemi! :P) aynı dezenfekte mendillerinin yemekten önce dağıtıldığını görünce bu uygulamanın Japonya’ya ve Japon temizlik adetlerine has bir uygulama olduğunu fark ettik. Öte yandan, gezi süresince girip çıktığımız birçok yerde bizim alaturka dediğimiz tuvalet modelinden gördük. İlginç olansa bunların kapısında “Japanese Style” yazıyor oluşuydu. Kısacası bu konulardaki benzerliğimiz fark edilmeyecek bir seviyede değildi. Fark edip notlar almak da bana düştü…
* * * *
Nara da Kyoto’dan önce ülkeye başkentlik yapmış şehirlerden biri olarak tarihi değerini koruyan bir yerleşim yeriydi. Daha önce Japonya’da yaşayan arkadaşlarımızın ısrarları üzerine gitmeye karar verdiğimiz Nara’dan büyük bir memnuniyetle ve gülen yüzlerle ayrıldık. Kyoto’dakine benzer tapınakları ve doğal havasının yanında bir de şehrin dört bir yanına yayılmış, onlar şehre şehir onlara alışmış geyiklerle karşılaşmak bizim için çok hoş bir tecrübe oldu.
Nara’da bir de depremleriyle meşhur genç arazi Japonya’da depremlerin hissedilmesini azaltmak için yapılan çalışmalardan bahseden bir butik müze diyebileceğimiz mekân keşfettik. Okumura Commemorative Museum’da deprem simülasyonuyla ülkenin yaşadığı üç büyük depremi hissettik. Okumura Corporation depremin etkilerini zayıflatan bir sistem geliştirmiş ve aslında bu müze bu sistemin tanıtımını yapan bir mekân. Bu sistemle binaların tabanı ve bazı orta katlarında kullanılan, kendi ürettikleri kauçuk ve metal düzeneklerle binalar yeraltı fay hareketlerinden izole ediliyor; böylece bu düzeneğin kurulduğu binalarda hissedilen deprem etkisi diğerlerine göre oldukça az olabiliyor. Müzede düzeneğin yerleştirildiği minyatür binalar ile yine sıradan bina minyatürleri sergileniyor. Böylece bu farkı yakından gözlemleme imkânı doğuyor bize de. Tebrik edip başarılarının devamını dileyip bu kibar insanların bulunduğu hoş ve bilimsel mekândan ayrılıyoruz.
DEVAM EDECEK…
Bir cevap yazın