Metropollerin Benzerliği Üzerine
| Shinkansen |
Gezinin üçüncü akşamında Japonya’nın hızlı treni olan meşhur Shinkansen ile Tokyo’ya geçtik. Shinkansen’in bizim için önemi ilk kez son teknoloji bir hızlı trene biniyor olmamızla sınırlı değildi; öte yandan Tokyo’ya varmamıza az zaman kala trenin sol pencerelerinden Fuji Yanardağı‘nı izleme fırsatı bulacaktık; gerçekten heyecanlı ve farklı bir yolculuk tecrübesiydi bu bizim için. Yaklaşık beş dakika boyunca Fuji’nin uzaktan görünen karlı tepesini ve heybetini izleyip telefonlarımızla videolar, fotoğraflar çektik. Özellikle eşim için gezinin en hoş detayının bu iki küsür saatlik yolculuk olduğunu fark ettim. Zira onca yorgunluğa rağmen, son derece konforlu bu trende beş dakika bile gözünü kırpmamayı başarmıştı.
Gelelim Tokyo’ya… Beş dakikalık bir gözlemin bile şehrin “Ben metropolüm, büyük bir ülkenin büyük bir başkentiyim; kocamanım, dikkatli olmazsanız yutarım sizi, karmaşamda boğarım!” dediğini hissedebileceğiniz, Kyoto’dan sonra gittiğinizde etkisi hissedilir bir hava değişimiyle karşılacağınız şehir. Hava değişiminden kastım elbette “ruh değişimi”. Kyoto’nun tarihi ve mistik dokusu Tokyo’da yerini gökdelenlerin çevrelediği ticaret merkezlerine, elektronik çılgınlığına bırakıyor. Tabi böyle bir tabloyla karşılaşacağımızı az çok tahmin ediyorduk. Japonya’yı gezmek isteyenlere bir öneri de bu noktada gelebilir: Tokyo’yu önce gezip tarihi şehirleri gezinin sonuna bırakmak -hele de uzun soluklu bir geziyse- enerjinizi diri tutacaktır.
Tokyo’da ilk iş olarak Belediye Başkanlığı binasının yolunu tuttuk; para vermeden şehri bir gökdelen tepesinden görebilmenin tek yolu buydu çünkü. Skytree başta olmak üzere ünlü kuleler yahut otel terasları, görünce pek de haz duymayacağımız bir manzara için oldukça yüksek miktarlarda ücretler talep ediyorlardı çünkü. Japonlarla daha yakından iletişim kurmaya başladığımız Tokyo’da söylenildiği kadar kibar insanlar olduklarını daha net fark edebiliyorduk. Bindiğimiz her trende kompartıman ve bilet görevlileri her bir vagona girdiklerinde ayrı, çıkarken ayrı selam veriyorlardı başları ile. Asansör görevlilerinin güler yüzü, otobüs şoförlerinin otobüsten inerken biletini okutan her bir yolcuya, üşenmeden, ayrı ayrı “Arigato Gozaimaas” diye teşekkür etmesi bizi hem şaşırtıyor hem güldürüyordu. Zaten gezi boyunca anlayamadığım nokta, Tokyo’nun kalabalık nüfusunun toplu taşıma araçlarına da araç trafiğine de olumsuz şekilde yansımamasıydı. Dört gün boyunca bindiğimiz onca metroda hiç ayakta kalmadık desem! Otobüslerdeki yolcular ve şoför arasındaki huzurlu atmosferi İstanbul’da her gün bindiğimiz otobüs ve metrobüslerde de aramak deli saçması mı olur? Gerçekten anlamıyorum. Huzuru kendinde barındırması gereken bir dinin mensuplarının yaşadığı böylesine güzel bir şehirde insanların bunca huzursuzluğu neden? Ve tabiri caizse, elin Japonunda olup bizde olmayan bu huzur, karşılıklı saygı ve toplumsal hayattaki güven ortamı için ne gerekiyor? Salt maddi zenginlik mi? Biz de kendi arabamızı kendimiz üretsek, milli gelir fazlalığından vatandaşımızı yurtdışı gezilerine teşvik edecek duruma gelsek biz de daha sakin ve mutlu bir toplum olabilir miyiz? İşin sırrı burada mı yoksa daha derinlerde mi… Bilemedim. Kafamda bu sorular dönüp dururken ben de Tokyo caddelerinde dönüp durmaya devam ettim.
| Akihabara |
Tokyo hem birkaç güne sığmayacak kadar kocaman hem de temel meselesini anlamak için birkaç günün fazla bile geleceği bir şehir… Shinjuku, Shibuya, Ginza, Ueno… Gezilmesi gereken yerler Tokyo’ya dair bir şeyler görmek için. Ginza bir nevi Japonya Şanzelizesi. (gerçekten nasıl yazılıyordu bu?) Ueno şehrin en yeşil bölgesi belki de, kocaman bir parkı var ve tüm resmi müzeler bu parkın etrafına konuşlanmış. Turistik gezi yapanlar için iyi düşünülmüş aslında. Eşimin müze antipatisi yüzünden sadece bir müzeyi adamakıllı gezebildik, o ayrı. ☺ Devasa teknolojik marketleri, çılgın reklam billboardları, hepsinden farklı sesler ve görüntüler fışkıran led ekranlarıya Akihabara’yı da unutmayalım tabii.
Tokyo’da en sevdiğim bölge hiç şüphesiz Asakusa’ydı. Sultanahmet’e ya da Kapalıçarşı’ya benzetebileceğimiz bir doku ve atmosfere sahip bir mekân. Sensoji Tapınağı’nın çevresine sıra sıra dizilmiş alışveriş stantlarından oluşan üç küçük caddesi var. Kyoto’yu en çok anımsatan yer Tokyo’da. Burayı öyle sevdik ki; iki defa gittik. İlk gidişimizde kendimize ve ailemize hiçbir şey almama niyetiyle hareket ederken; ikinci gidişte niyetler bozulmuş; hanımlara Japon sanatı ürünü yelpazeler, beylere Suşi bıçağı, çocuklara da oyuncak samuray kılıcı alınmıştı bile. 🙂
“Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim”
Tokyo’daki günlerimizde elimizdeki Şehir Rehberi ve çözmesi bile güç, başarılı metro ağıyla, gezilmesi ve görülmesi gereken yerleri gezdik. Tokyo’nun dillere destan insan kalabalığını yakından seyretmek hatta bu kalabalığa dâhil olmak için Shibuya meydanına gitmek gerekti. Bir kez bilinçli olarak birkaç kez de yolumuz düştüğü için bu meydanda bulunduk. Trafikteki tüm yönlere kırmızı yanıp da yayalara yeşil yandığında bir dakika boyunca devam eden insan akışını, herkesin birbirine çarpmadan yürüyüşünü görmek ve bunun içinde bulunmak hızı hissetmek demekti. Günümüz dünyasının en meşhur sözcüklerinden biriydi “hız”. Önemli bir tefekkür imkânıydı da aynı zamanda. Bu bir dakikalık seremoni bana insanın dünyaya da hızlı bir şekilde gelip gitmesini hatırlattı. Ne kadar yaşarsak yaşayalım, “Çok hızlı geçti.” diyecektik. Hızla gelip geçiyorduk dünyadan bir dakikalık bir ışık sönene kadarki gibi…
Evimden yüzlerce kilometre uzakta, Tokyo Shibuya’da bir akşam bu düşüncelerle önümde akıp giden kalabalığı izlerken arkamdan omzuma dokunan el ve bir çift “tanıdık” çekik göz beni bir başka gerçeğe daha uyandırdı. Allah’ın kudreti ve kaderin kazaya dönüşmesi karşısındaki acizliğimiz ve şaşkınlığımızdı bu seferki düşünce dalgınlığıma sebep. Çünkü karşımda bundan bir buçuk sene evvel Danimarka’da bir Erasmus sınıfında tanıştığım Güney Koreli arkadaşım duruyordu. Beni tanımış, adımı hatırlamış, evlendiğimi de duyduğu için Tokyo’ya balayına geldiğimizi düşünüp yanıma tebrik etmeye gelmişti. Şaşkınlığımın seviyesi anlatılacak gibi değildi; ben içimden “Rabbim ne büyüksün!” diye sessizce çığlık atarken o da yüksek sesle “What a small world! What a coincidence!” deyip duruyordu. Osaka’da okuyan arkadaşım birkaç günlük bir gezi için Tokyo’ya o gün gelmişti; bizim Tokyo’daki son günümüzde. Ve bahsettiğim tüm bu kalabalık içinde beni görmeyi başarmıştı. Yarım saat muhabbet ettik, ondan diğer arkadaşlar hakkındaki havadisleri aldım. “Uzun zamandır görüşmediğin ama görüştüğünde kaldığın yerden muhabbete devam edebildiğin arkadaşlar” sıfatını kendi üzerine giydiren bu bambaşka dünyalardan insan, aslında hepimizin ne kadar da birbirimize benzer olduğunu, en önemli kimliğimiz olan ve ortak olarak sahip olduğumuz “şu dünyaya gelmiş, geçip gidecek bir insan” olma özelliğimizi hatırlatmıştı bana. Hatırlatıp gitmişti. Evimden çok uzakta nasıl bu kadar evimde hissedebilmiştim? Aynı Danimarka’da geçen beş ayım gibi kokuyordu Tokyo’daki bu son bir gün. Dünya’nın neresinde olursak olalım, kendimizi gurbette hissettirmeyecek gönüllerle karşılaştırsın Allah, o gönülleri ev kılsın bize… Hasılı, Yunus Emre’nin ne kadar da doğru söylediğini idrak ettiğim bir gündü bu:
“Benim bunda kararım yok, bunda gitmeye geldim
Bezirganım mataım çok, alana satmağa geldim.
Ben gelmedim da’vi için benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim”
Bezirganım mataım çok, alana satmağa geldim.
Ben gelmedim da’vi için benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim”
| Tokyo Cami ve Kültür Merkezi |
Aynı günün sabahı böyle güzelliklere şahit olacağımdan habersiz Cuma Namazı kılmak istediğimi söylemiştim eşime. Ülkemde kılamadığım, kılmak isteyip bir camiye gittiğimde İslamiyetin kuşatıcılığından uzak, muhafazakâr ataerkil eleştirilere maruz kalabildiğim Cuma Namazlarını gittiğim diğer ülkelerdeki cami ve mescidleri ziyaret ederken kılmak ruhuma çok iyi geliyordu. Tokyo Camisi de onca yol gidip Japonyalara varmışken Allah’ın selamını vermeden geri dönmek istemediğim noktalarından birisiydi Japonya’nın. Ayrıntılı tarihine şuradan ulaşabilirsiniz Tokyo Camii’nin. http://www.tokyocamii.org/tr/about/history-tr Öncesinde Japonca, Türkçe ve İngilizce olarak Cuma Hutbesi okunan Cuma Namazının cemaati caminin tamamını doldurmuştu elhamdülillah. Tokyo’ya iki saat mesafedeki bir şehre iki sene önce taşınmış Türkiyeli bir teyze bir yanımdaydı safta. Ezan okunmaya başladığında başlayan hıçkırıkları ve gözyaşları tüylerimi ürpertmişti. “Özledim!” diyordu teyze, ezan sesinden bahsediyordu.
Arka saflarda Japon genç kadınlar, başlarına taktıkları beyaz tülbentlerle ellerindeki Japonca hutbeyi takip etmeye çalışırken çok güzel duruyorlardı. Namaz sonrası bu camide her hafta, her gün ihtida eden Japonların olduğunu öğrendik. Maşallah. İslam bayrağını dünyanın dört bir yanına götüren fedai insanlardan Allah razı olsun… Ve namaz sonrası dağıtılan kuru fasulye – pilav ikramı bir haftadan beri Japon yemekleriyle barışamayan genç Türkiyeli çiftin gönlünde taht kurmasına yetti de arttı bu güzel mekânın ve güzel insanların. İkram devam ederken yeni Müslüman olmuş Sümeyye ile tanışıp İngilizce, Japonca ve Türkçe karışımı güzel bir sohbetten sonra ayrıldık camiden. Heybemizde bir dolu güzel anı, kalbimizde huzurla…
* * * *
Oldukça uzun bir yazı oldu. Daha çok şey söylenebilir, yazılabilir. Eminim eksik kalan, benim gözlemleyemediğim pek çok mevzu vardır. Bunlar bir turist olarak benim gözümden yansıyanlar, benim kalemimden dökülenler Japonya’ya dair… Ülkeyle alakalı aklıma gelen, bir not olarak ifade etmek istediğim diğer hususlar ise son olarak şöyle:
Japonlar İngilizce konusunda da bize benziyorlar. Dillerinin yapısı ve geldiği dil ailesi gereği bizim gibi zorlanıyorlar İngilizce’yi öğrenmekte ve konuşmakta. Ve aynı bizim gibi okullarda aldıkları yoğun gramer bilgisinin yanında işin pratik kısmı problem olarak kalmaya devam ediyor. Turistlerin uğrak yeri olan mağazalarda, tren ve metro istasyonlarında görevliler nispeten İngilizce konuşabiliyor; ancak kıyıda köşede kalmış mekânlarda İngilizce konuşabilen bulmak epey güç.
Japonların çok kitap okuduğu gibi bir efsane yaygındır bizler arasında. Açıkçası bu iddiayı doğrulayacak yeterli malzeme toplayamadan döndüm ülkeden. Elbette orda burda, metroda, trende birkaç kitap okuyana rastladım. Ancak bu sayı Türkiye’dekini aşacak seviyede değildi. Buna ilaveten, herkesin elinde akıllı telefonlar vardı elbet. Hiç değilse akıllı telefonlarından kitap okuduklarını varsayarak olumlu düşünelim bize yine de.
Kyoto’da kamusal alanda internete erişmekte oldukça zorlanıp “Bu nasıl Caponya arkadaş?!” desek de; Tokyo’da her otobüs durağında ve metro istasyonunda eriştiğimiz ücretsiz internet epey işimizi gördü.
Vee bahsetmeden geçemeyeceğim bir mesele daha: Maskeler. Erasmus’ta tanıştığım Japon arkadaşlardan aşina olduğum bir alışkanlıklarıydı bu Japonların. Sokakta yüzlerine geçirdikleri hastane maskeleriyle gezmek. Ancak yine de; bir hafta boyunca yüzlerce maskeli insan görmekten en sonunda çok sıkıldım! Bu ne yahu… Dünyanın tamamında olmayan tedbirciliğin daha fazlası bu ülkede toplanmışçasına her üç kişiden biri maskesiyle geziyordu sokakta; hastalık kapmamak, hastalık bulaştırmamak yahut genel olarak dezenfekte bir şekilde yaşamak için. Bütün gün o maskelerin altından insanlarla iletişim kurarken zorlanmıyorlar mı? Gülümsemek, dudak bükmek, sinirlenmek, fısıldamak vb. önemli insani tepkilerini verirken tam olarak nasıl anlaşıyorlar, bilemedim… Öte yandan ufak hastalıkların da insanoğluna sağlığın kıymetini hatırlattığı, şifayı özlemenin ve istemenin insanı olgunlaştırdığı gerçeklerinden bu denli bilinçli bir uzaklık ve kendini koruma çabası bana garip geldi açıkçası. Allah sağlığımızdan da etmesin, endişe ve korku hastalığından da muhafaza etsin bizleri.
Japonya’ya dair hatıra ve notlarıma burada son verirken dileğim, sevdiklerimle nice güzel, sağlıkla, hayırlı geziler düzenlemek; çok gezen bilir kibrine kapılmadan öğrendiklerimi paylaşabilmek ve hayata hep öğrenme aşkıyla devam edebilmektir. Amin!
Bir cevap yazın