Hayatımızda dönemler var. Küçükken bu ayrıma pek varamasak da büyüdükçe fark ediyoruz kendi hayat çizgimize attığımız çentikleri. Küçük bir çocukken, benden büyük herkesin ne kadar da büyük olduğu dehşetine kapılırdım. Lise çağındaki komşu kızları, evlenen bir genç akraba bana hep “benden ne kadar da büyükler” hissi yaşatırdı. Boyları çok uzundu, büyüktüler, ne kadar da bilgili konuşuyorlardı. Gözlemleyebildiğim uzaklıkta büyümekte olanların büyüme hızları dikkatimi çekerken kendi küçüklüğüm sabitmiş gibi hissederdim. İlginç olan, belli bir yaşın üzerindeki insanlar da dikkatimi çekmezdi pek; teyzeler ve amcalar da hep aynıydı, değişmiyorlar, onların yaşları ilerlemiyordu sanki.

Küçükken dikkatimi çeken çağlardayım. Yılların çok hızlı aktığı, hayatımızdaki ve kendimizdeki değişimleri bu hıza rağmen fark edebildiğimiz ilginç zamanlar bunlar… Daha dün bir arkadaşımın düğününde bir başka arkadaşımın bebeğini sevdim. Bir başka arkadaşın başladığı yeni işini tebrik ederken, ben ne tarafa yöneleceğim acaba diye aklımdan geçirdim. Tüm bunları yaparken de yedi aylık evli bir yeni mezundum.  Bütün bu hız ve devinim bazen tatlı bir telaş, mutlu bir gün daha işte diye hissettirirken bazen de derin düşüncelere daldırıyor beni. Hayatımda ilk kez kendimi bu kadar kendimde hissediyorum. Ufak bir meselede bile aldığım / aldığımız kararın hayatımızı etkilediği, kendi şartlarımızı da kurallarımızı da hayat tarzımızı da belirlediğimiz ve hemen arkasından uygulamaya geçirdiğimiz günler. Hayat sanki şimdiye kadar teorikmiş de pratiğe yeni geçmişiz gibi. Okuldaki eğitimi tamamlayıp staja başlamışız gibi bir uygulama hâli içindelik duygusu. Kelimelerle ne kadar anlatılabilirse…

Hayatın son birkaç yılı düğünler ve bebekler devri diye adlandırmaya oldukça uygun şekilde ilerlerken bir yandan da herkesin ailesindeki büyüklerin bir bir bu diyardan göçmeye başlaması, hikâyenin bir başka kısmı. Bu sene ben dâhil birçok arkadaş ya dedesini ya büyükannesini Hakka uğurladı. Geçen gün saçına kına yakan anneanneme “Hz. Ömer saçları beyazlamaya başlayınca ona ölümü hatırlatan görevlinin görevine son vermiş, aslında kınalamasak mı?” diye takılan anneme cevabı aklımdan gitmiyor anneannemin: “Ben 70 yaşındayım kızım, ölüm benim her saniye aklımda.” Yine büyüklerin güzel bir duası vardır; sıralı ölüm versin Allah ve hayırlısını… Yaşlılarla aramda geçen diyaloglar ya da onları gözlemlerim de bana benzer şeyler hissettiriyor işte. Bir bayrak yarışında bayrağı alıyormuşuz, koşu başlıyormuş, bizden öncekilerin ve sonrakilerin gözü şimdi bizim üzerimizdeymiş gibi.

İnstagramda paylaştığımız fotoğraflar, içinde bulunduğumuz devrin sadece ismine -yani düğünlere ve bebeklere- odaklansa da devir aslında büyüme devri, olgunlaşmaya giriş 101 (uygulamalı) dersi diyorum ben buna içimden. Şimdiye kadar bir şekilde içinde bulunmak zorunda olduğumuz ortamlarda bulunduk. Okulun kantininde arkadaşlarla otururken başka arkadaşların gelip masaya sandalye çekmesi ile bir değil evinde misafir ağırlamak. Kimlerle, nasıl bir ortamda, ne şekilde ve sıklıkla görüşmek istediğin tamamen sana kalmış. Alman gereken zorunlu dersler yok; hangi işi yapmak istediğine sen karar vereceksin, neden o işi yapacaksın, önceliklerin ne, hep sende…

Keskin ayrımlar yapmak doğru değil elbette. Ama bütün bu değişimler kendini hissettirecek kadar güçlü yaşanıyor bu günlerde. Önce kendimizi sonra da insanları daha iyi tanımaya başlıyoruz. Allah ellerimizi bırakmasın.