İşte tatilleri bu yüzden seviyorum.
Dersler, okul, sosyal hayatımız derken bize anlatacağı yüz yıllık hikâyeleri olan büyüklerimize vakit ayırabileceğimiz nadir zamanlar tatiller.
Bazen elimde bir ses kayıt cihazıyla çevremdeki tüm yaşlıları ziyaret etmek geçiyor içimden.
Tarih yazımı önemli şey. “History”nin “story” ile varoluşsal olarak kurduğu yakınlık ve alakayı bildiğimiz müddetçe de hikâyelerin tarihine önem vermeden edemiyoruz.

Bana bunları düşündüren anneannemden az önce dinlediğim bir hikâye oldu. Evet kahramanımız yine aynı. Bana güzel hikâyeler anlatan kadın.

Buraya not düşmeliyim ki ben unutsam da unutulmasın güzel şeyler. Hatırımızda tuttuğumuz nice gereksizliğin yanında bizi gülümseten, duygulandıran, hislendiren birkaç küçük not da oluversin, ne olmuş…

Bugün anneannemle karşılıklı iki koltukta oturup sohbet ettik. Bu sefer annem yanımızda olmadığı için onu zorla Türkçe konuşturdum. 🙂 Ve bilin bakalım konu yine nereye geldi…

Büyük babam iki günlüğüne yazlık evine gitmiş; bahçeyi kontrol etmek, olmuş sebzeleri toplamak ve bize getirmek gibi kendine görev addettiği işleri yapmak için. “Büyük babam ne zaman geliyor?” diye öylesine sorduğum bir soruya “Ah. Yalnızlık çok zor kızım.” cevabını alınca şöyle bir silkelendim, gözümü kulağımı açtım; kendimi, payıma düşecek hikâyeye kaptırmaya dünden hazırdım.

* * *

Sevdiklerimizin yanımızdan hiçbir zaman ayrılmayacaklarına dair kurduğumuz hayaller gençliğimizden ve toyluğumuzdan. Yaş ilerledikçe ise insan tefekkür ve tevekkül noktasında da kemale erme yolunda ilerliyor zannımca. Anneannemin eşinden sadece iki gün ayrı kalmasıyla beraber daldığı tefekkür alemi bundan sebep olsa gerek. İki günlük yalnızlık ona bir asra yakın bir yalnızlığın ve sadakatin hikâyesini hatırlatmıştı. Yani babaannesini…

Büyük büyük babaannem, altı yıl evli kaldıktan sonra, iki küçük çocuğuyla dul kalmış ve ölene kadar başka kimseyle evlenmeden yaşayıp vefat etmiş bir kadın. Büyük büyük dedem ise (anneannemin hafız dedesi) Çanakkale Savaşı’nda şehit olmuş bir adam.

Hikâye kısa aslında, hissettirdikleri çok.
Hafız dede mübarek bir kişiymiş. Medreselerde okumuş, hafız olmuş, ilim ve irfan sahibi biriymiş.
Karısına da çok âşıkmış.
Harp başladıktan kısa bir süre sonra bizim köyün tüm erkekleri de askere çağrılmış.
Hafız dede gitmesine dört beş gün kala her akşam eşini yanına oturtup onunla sohbet etmiş.
Geri dönmeyeceğini biliyormuş. Bundan öylesine eminmiş ki.
Gitmeden önceki son gece karısına şöyle demiş:
“Hanım bak, bir insanın ilk evliliği ve eşi ona Güneş’tir, ikinci evliliği ve eşi Ay’dır, üçüncüsü ise artık tamamen karanlıktır. Bu durumda sen hangisini seçersin, söyle bana.”
Babaanne, o konuşurken susturmaya çalışmış onu. Nasıl da tanıdık bir film sahnesi. Sus, demiş, konuşma bunları şimdi, ne gerek var. Ama hafız dedenin söyleyecekleri varmış. Babaanne en sonunda “Ben Güneş’i seçerim, neden Ay’ı seçeyim ki; o birkaç saat aydınlatmaya çalışır geceyi ve sonra hemen kaybolur. Güneş ise gündüzdür, aydınlıktır. Ben aydınlığı seçerim.”

Ve hafız dede devam etmiş genç ve güzel karısına anlatmaya:
“Şimdi dinle beni. Ben bir daha geri gelemeyeceğim. Benim ölüm haberim köye geldikten sonra hemen başlayacaklar seni istemeye. Eğer bir başkasıyla evlenmez de benle kavuşmayı beklersen, ben Cennet’te seni bekleyeceğim. Bütün hurileri bir kenara itip ‘Çekilin, hanımım geliyor.’ diyeceğim. İşte orada kavuşacağız. Ben gelmezsem sen çok ağlayacaksın, seni çok rahatsız edecekler. O yüzden bütün güzel elbiselerini, ayakkabılarını, feraceni bir kenara at. Aynı annen gibi giyin ki, seni kimse tanıyamasın. Kimse genç ve güzel bir kadın olduğunu anlayamasın.”

Böylece söz vermişler birbirlerine. Adeta yeni baştan sözlenmişler.
Hafız dedenin Çanakkale Cephesi’nde şehit düştüğü haberi geldiğinde köye, babaannenin yaptığı ilk şey dolabındaki kıyafetleri toplayıp yeni gelinlere dağıtmak olmuş. Bizim oralarda gelinlerin, genç kadınların feracesi değişiktir, yaşlı kadınların değişik. Eşinin söylediği gibi annesininkine benzer bir ferace giymiş. Ölene kadar evlenmemiş.

Ölene kadar dedik ya.
Babaanne tam 104 yaşında ölmüş.
Ne büyük yalnızlık. Ama ondan da büyük aşk.

Hafız dedelerinin babaannelerine “Ben gelip seni alacağım, Cennet’te hiç ayrılmayacağız.” dediğini ve babaannenin de yüz küsür yaşında bir heyecan ve ümitle  bunu beklediğini bilen torunları bazen “Babaanne!! Baksana şuraya, Hafız dede gelmiş!” diyerek onu kandırırlarmış. Her seferinde kandırıldığını anlayan bu mübarek kadın, torunlarını odasından kovalarmış, kızarmış onlara. Mekânı cennet olsun, ruhu şâd olsun.

* * *
Şehit Hafız dede ile ilgili bildiğimiz son şey şu:
17 Ağustos 1999 depremi gecesi, depremden önce anneannemin ablasının (annemin teyzesi) rüyasına girip “Kalk abdest al kızım, Hafız Fatma’ya (annem) da söyle Kur’an okusun, Kur’an okusun.” dediği. Tabi rüyasında onu tanıyamayıp kim olduğunu soran torununa da kızmış. “Nasıl tanımazsın beni, ben Hafız dedeniz.”
Nasıl tanımayız seni Hafız dede, seni, şehitliğini ve öldükten sonra da devam eden aşkını ve kıskançlığını nasıl bilmeyiz…
Allah onların şefaatine nail olabilecek evlatlar, torunlar eylesin bizleri.