Tüm “Kopenhag’da hava nasıl olur?”, “Danimarka’nın iklimi nasıldır?” girdilerini haksız çıkaracak, bavulumdaki kışlıkların bir süre daha bavulda kalmasına sebep verecek bir havadan, 20 dereceden, sırtımda çantam, elimde trençkotum, Merhaba.
Tebdil-i mekânın ferahlığından merhaba.
Karşısında tarihi bir kilise olan bir caminin üst katındaki mütevâzi odamdan merhaba.
Güneşli bir Pazar günü, bir bisikletliye çarpmadan karşıdan karşıya geçmeye çalışan, şehrin yeni üyesinden merhaba.
İnsanın sevdiği şeylere sevmediği şeylerden daha az zaman ayırmak zorunda kaldığı bir dünyadayız. Gezmek ve yazmak. Sizi seviyorum. İnanın bana.
Aslında benimki zorunlu bir göç. Kalbim ve ruhum, zor karar veren aklımı beklemeden kaçmışken oralardan, daha fazla duramazdım. Durmadım. Giderken hissettiğim en güçlü duygu, bıraktığım yerde beni seven insanlar olduğuydu. Sayıları benim için hiç de azımsanacak gibi olmayan. Bu his beni geriye döndürür dedim, güvendim. Böylelikle gitmem için hiçbir engel kalmamış oldu. “Geri gel.” diyecekler olduktan sonra gitmek zor değil…
Gitmek güzel. Uzaklaşmak çok güzel.
Tabi sosyal medya hesaplarınızı da sizinle beraber götüremiyorsunuz gittiğiniz yere. Ruhumdan sonra bedenimin de terk etmesiyle oraları, okuduklarım, gördüklerim karşısında eskisinden çok şaşırmaya başladım. Çok kısa bir an, bir kırılma noktasıydı belki kaçırdığım; ama gözümü açtığımda karşımda, etrafımda nefes almadan kavga eden, birbiriyle alay eden, karşındakinin mutsuzluğuyla mutlu olan insanlar gördüm. Nasıl böyle oldu anlamadım.
Unutmadık, şu an yaşadığım ülkedeki karikatür krizlerini, islamofobiyi… Ancak şu an bulunduğum yerden Türkiye’ye bakınca, kendimi güvende hissetmek de nesi?
Twitter’dan ODTÜ’deki başörtülü öğrencilere yapılan sözlü saldırıyı takip ederken, Danimarka Kopenhag’da 5A numaralı bir otobüsteydim; kaptanımız 45-50 yaşlarından başörtülü siyahi Müslüman bir kadındı.
İsmail Kılıçarslan’ın “Şallı Erkekler” yazısının tekrar gündeme getirdiği, dindar kadınlarla dindar erkekler arasındaki o “hangimiz daha çok bozduk?” kavgasını uzaktan seyrederken buradaki önemli Müslüman cemaatlerden birinin imamı olan hoca bana şehri gezdiriyor ve okuluma daha rahat gidebilmek için bir an evvel bana bir bisiklet almamız gerektiğinden bahsediyordu.
Olimpiyatları İstanbul kazanamadı diye taraflar birbirini yerken, kırmak-dökmek mesele değil “geyik bizim işimiz” minvalli cümleler kulaklarımı tırmalarken gözlerim sapsarı kafalarıyla dünyanın en günahsız varlıkları olan çocuklardaydı. İskandinavya’nın güzel çocukları bana gülen gözleriyle bakıyorlardı. Birkaç tanesiyle muhabbeti ilerlettiğim de doğrudur. J
Sokaklarda yabancı olmayı özlemişim.
Sokaklarda çocuklar kadar özgür olmayı özlemişim.
Bilmemek ve bilinmemek duygusu, tahmin ettiğimden daha güzel.
Ve sokaklarda insanların anlamadığı bir dilde şarkı söylemek kadar güzel bir eylemlilik daha olabilir mi?
Göreceğiz.
Eylül 10, 2013 at 4:44 pm
Sana da Istanbul'dan merhaba Kopenhag'ın güzel yabancısı 🙂 Yeni yazılarını heyecanla bekleyeceğim. Bizleri merakta bırakmaman dileğiyle, Allah'a emanet ol…
Şeymanur