Twitter’a da yazıyorum ara ara. Beni bazen hayli gülümseten dört yaşında tatlı mı tatlı bir yeğenim var. Aslında yeğenim değil, kuzenimin çocuğu. Bu kadar yakın bir akrabalık ilişkisi için neden özel bir isim verilmemiş, onu da anlamış değilim zaten. Annemin kuzenleri olan teyzeler, amcalar mesela. Hatta onların çocukları; hayatımda yeri olan insanlarken, haklarında bir şey anlatacağım zaman uzun süre kim olduklarını karşı tarafın anlamasını sağlamaya çalışmak zor oluyor. 🙂 Neyse bu başka bir yazının konusu olsun.

Konuşmaya başladığı günden beri apartmanımızı şenlendiren Mehmet Akif, bugün de kurduğunu öğrendiğim bir cümle ile beni derin düşüncelere sevk etti efendim. Çocukluğun nasıl güzel ve nasıl modern öncesi bir dönem olduğunu hatırlattı bana. Evet modern öncesi dedim; çünkü modern öncesi kalabilmeyi önemsiyorum. Ve çocuk kalmak da her geçen gün bana modern öncesi kalabilmenin hala mümkün olabileceği hayalleri kurduruyor.

Son zamanların (ne son zamanları yahu, tüm zamanların) gündemlerinden biri de; kadınların eşyaya/eve/mobilyaya verdiği gereksiz önem. Kadınların giyim kuşam modasından sonra bu sefer de kafayı mobilyalarla bozduğu, eşlerine karşı sürekli “komşunun karısı salon takımını değiştirmiş, ben hala çeyizlik eşyalarımı kullanıyorum” triplerine girdikleri hepimizin kulağına gelen şeyler. Hamdolsun şimdilik sadece uzaktan uzaktan kulağımıza geliyor. İşte tam da bu yüzden, bu “yozlaşan müslüman kadın eleştirilerinin genelleştirilmesi ve çözüme yönelik hareket edilmemesi” konusunda da laflarım var; tüm bu “bizim hanımlar çok bozdu” tadında eleştirileri de çok modern buluyorum. Dedim ya, modern öncesi zamanların hayallerini kuran biriyim ben. Modern öncesi derken, tarihsel olarak değil tabi. Hani şu modern kaygılarımızın daha az olduğu, eski zamanları. Belki de bizim dünya gözüyle görmeye yetişemediğimiz kadar öncesi zamanlar. Ama an itibariyle bahsetmek istediğim bu eleştiriler de değil. Anlatmak istediğim; mobilya ve onun gibi dünyalıklarla biz büyüklerin değil, çocukların ilişkisi. Kadınlar ve erkekler olarak -ayırmadan- eşya ile olan ilişkimize bir de bu pencereden bakalım. Çocuklar ne yapıyor?

Anne ve babası Akif’in odasının bir duvarı için, onun çok sevdiği Arabalar çizgi filminin duvar kağıdını almışlar ve yapıştırması için de bu işin ustası kim oluyorsa, onu çağırmışlar. Çocuğa çizgi film açıp oturup kendi izleyen, aldığı oyuncakla önce kendi oynayan “ilk çocuk anne-babaları” ve küçük heyecanları aslında. Ama onlar da -hepimiz gibi- modern dünyanın illüzyonları ile göz yanılmasına uğrayan bireyler olarak çocuklarını böyle mutlu edebileceklerini düşünmüşler… Neyse efendim, duvar kağıdı itina ile duvara yapıştırılmış, oda pırıl pırıl yapılmış, yatağa duvardaki konsepte uygun nevresim takımı alınıp serilmiş; karşımızda harika bir çocuk odası! İşi biten usta evin üyelerini odaya çağırmış, anne-baba koşarak gitmişler, bizimki “n’oluyor ya?” modunda arkadan yavaş yavaş gelmiş. Annesi ve babası gülen gözlerle, harika oyuncak arabaların süslediği duvara bakıp ustaya teşekkür ettikten sonra usta, ne olup bittiğini anlamaya çalışıp sessiz kalmayı tercih eden Mehmet Akif’e dönerek sormuş:

– Ufaklık, beğendin mi bakalım odanı? Bak annenle baban seni mutlu etmek için ne kadar uğraştılar.

Bizimkinin cevabı ise ustayı epey şaşırtmış:

– Hepinize teşekkür ederim; ama ben zaten çok mutluydum.

* * *

Annesi ile bugün sohbet ederken öğrendiğimiz bu hikâyeden epey etkilenen annem, Akif’e kocaman bir öpücükle sarılarak babama döndü: “Eniştesi bu çocuk çok akıllı, haftaya sen ona bir oyuncak getir.”
Hasbunallah çekerek odadan ayrıldım. 🙂

* * *

Boşuna masum demiyorlar çocuklara. Ve aslında onları bu kadar masum kılan da moderniteden, düzenden ve gelişen/dönüşen zevklerden bu kadar habersizce kendi mutluluklarını kendilerinin belirliyor oluşu. Belki birkaç seneye kadar bizimki de eve koşarak gelip arkadaşında gördüğü, kendi telefonunun bir üst modelini isteyecek. Fakat şimdilik onu mutlu eden şeyler çok başka.

Evine ve akrabalarına yeteri kadar zaman ayıramadığı için ayırdığı o kısa zaman diliminde gözünü, kulağını dört açıp gözlem yapan biri olarak da şunu rahatlıkla söyleyebilirim sanırım:
Dört yaşında bir çocuğu gülümseten bir şey; onun yanında annesi ile babasının birbirlerine sevgiyle yaklaşması, babasının annesine mutfaktan bir bardak su getirmesi mesela. Çocuk bu muhabbeti görünce elindeki oyuncağı bırakıp dikkatli ve mutlu bir şekilde ebeveynlerini izliyor.

Dahası eline bir araba tutuşturup da “sen git oyna” demek yerine onu aramıza alıp koltuğa oturttuğumuzda ve konuştuğumuz konu hakkında onun da yorum yapmasının ne kadar normal bir şey olduğunu ona da hissettirip onu dinlediğimizde, bir anda dünyanın en akıllı çocuğuna dönüşüyor…

Bizler gibi son model hediyeler değil, zaten sadaka olan bir gülümseme onu dünyanın en mutlu çocuğu kılan.
Babasının annesine gülümsemesi. Annesinin babasına içten bir teşekkürü. Geçenlerde ben de yanlarındayken suratı asık duran annesine korku dolu gözlerle “Anne! Üzgün müsün?” diye soran bu çocuk ve aslında bütün çocuklar modern değiller. Bu dünyada henüz acemi varlıklar. Yıllar geçtikçe hızlanarak bizimle eşitlenecek modernlik seviyeleri.

Ama şimdilik dünyanın en pre-modern dolayısıyla en masum varlıkları. Çocuklar.