Şu hayatta blog açma deneyimlerim hep hüsranla sonuçlandı bugüne kadar. Neden mi? Başlık derdi yüzünden. Ne zaman bilgisayar karşısına geçip “Bu sefer açıyorum blogu, içimden konuş konuş nereye kadar.” deyip blog açmaya kalksam, hep aynı sonuç: Başlık?
Orta okulda haftada beş saat Türkçe dersi olurdu ve her hafta beş dersten birini “kompozisyon”a ayırırdık. Öğretmen belirli bir konu verirdi kimi zaman, bazen de konu serbest olurdu. İşte o zamanlar, güzel kompozisyonlar yazmama rağmen başlık bulmakta çok zorlanırdım. Başlığa ne desem aslında yazının içinde onu demiş olmuyordum. Bir de bu başlığın ayrı bir puanı oluyordu; hoca yazdıklarımızı değerlendirirken. Al sana bir sürü stres, sıkıntı. Yanında oturan arkadaşından yardım istemek sonra… “Senin başlığın ne olacak?” Sanki arkadaşının başlığını öğrendikten sonra bir anda ilham perileri yanaşacak yanına ve sana da bir başlık bağışlayacaklar… Sonraları öğrendim ki; başlığın illa yazında anlattıklarınla ilgili olması şart değilmiş. Hatta alakasız, içeriğe dair kopya vermeyen, afili bir başlık olursa daha iyi olurmuş. Hâlâ var mı acaba kompozisyon dersleri?
Afili başlık derdine düşmek blog açmakla alakalı değil belki yalnızca. Çoğu zaman başlık derdine içindekileri önemsemeyebiliyoruz. Ya da güzel bir başlığımız olmadığı için ne dediğimiz önemsiz oluyor. Birçok kişinin yaptığı gibi bu saçma blogger da her şeyden önce başlığını soruyor sana. “Ne diyeceksin, derdin ne önce onu de bakayım?”
Yok arkadaş daha başlığım. Laflarım var. Ama hangisini başa hangisini ortaya hangisini sona koyacağımı kestiremiyorum henüz. Söylemek istediklerim var elbet. Sırasını önemsemiyorum. Öyle geldim işte. Bakalım bu sefer ömürlü olacak mı henüz kulağına ismini okumadığımız bu blog girişimi…
İlk üç çocuğumun çifter çifter olan isimleri bile hazır.
Ama söyleceklerimin bir başlığı, bir ismi yok henüz.
Biraz konuşmaya ihtiyacım var, hepsi bu.
Bir cevap yazın